1. Reklam


    1. joysro
      ledas
      jungler
      keasro
      zeus
      karantina

ödev


  1. UyKuCu_

    UyKuCu_ Öğreniyorum rank8

    Kayıt:
    5 Eylül 2007
    Mesajlar:
    210
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Fransa nufüs dinler etnik yapı ve oranlamalar

    "Fransa" adı, Frankların yurdu anlamına gelen Francia sözcüğüne dayanır. Ancak frank sözcüğünün kökeniyle ilgili pek çok farklı iddia vardır. Bunlardan biri, bu sözcüğün kökeninin ön Germen dillerinde cirit, kargı, mızrak gibi anlamlara gelen frankona dayandığı yönündedir.

    Bir başka köken varsayımı da frank teriminin eski Cermen dillerinde özgür anlamına gelen frei sözcüğünden geldiğidir. Frank sözcüğü çağdaş Fransızcada franc biçiminde hâlâ yaşamaktadır ve 2000 yılında Euro Fransa'nın resmî para birimi olana dek Fransa'da kullanılan parayı adlandırmak için de kullanılmıştır. Çağdaş Almancada Fransa bugün bile Frankreich (Türkçe: Frank Krallığı) olarak adlandırılır. Ancak bunu Şarlman'ın Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'ndan ayırt edebilmek için eski olan krallığa Frankenreich denir.

    Frank sözcüğü Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden Orta Çağa kadar daha az yaygın biçimde kullanılagelmiş ancak Hugh Capet'in Fransa Kralı olarak taç giymesinin ardından yaygın biçimde, gelecekte Fransa olarak anılacak Fransa Krallığı'nı anlatmak için kullanılmaya başlanmıştır.

    Roma egemenliğinden devrime

    Günümüz Fransa'sının sınırları hemen hemen eskiden Kelt Galyalıları tarafından yurt edinilen antik Galya'nın sınırlarıyla aynıdır. Galya, İ.Ö. 1. yüzyılda Roma İmparatoru Julius Caesar tarafından ele geçirilince Galya halkları yavaş yavaş Roma kültürünü ve Roma dilini benimsediler. Daha sonra zamanla bu dil kendi içinde değişerek çağdaş Fransızcanın temellerini oluşurdu. Fransa topraklarında Hıristiyanlık ilk olarak İ.S. 2. ve 3. yüzyıllarda görüldü ve sonraki iki yüzyıl içinde öylesine hızlı yayılma olanağı buldu ki, Aziz Jerome yazılarında Galya'nın "sapkınlıktan kurtulmuş" olan tek bölge olduğunu yazdı.

    1477'de Fransa, Kırmızı çizgi: Fransa Krallığı'nın sınırları, Açık mavi alanlar: Doğrudan yönetilen kraliyet toprakları.

    İ.S. 4. yüzyılda, Galya'nın Ren Nehri kıyısındaki doğu sınırları Germen boyları tarafından yönetiliyordu. Bu topluluklar içinde en etkili olanı, Fransa'ya antik Francie adını da veren Franklardı. Günümüzde kullanılan Fransa adıysa Paris dolaylarında bulunan Capet krallarının yönettiği derebeyliğin bulunduğu bölgenin adından gelir. Roma İmparatorluğu'nun düşüşünden sonra, Avrupa topraklarında yayılan Germen boyları içinde Franklar, Aryanizm'e değil de, Katolikliğe giren ilk topluluklardı. Bu nedenle Fransa'ya “Kilisenin en büyük kızı” (La fille ainée de l’Église) sıfatı verilmiş, Franklar da buna dayanarak kendilerini “Fransa'nın en iyi Hıristiyanları” olarak adlandırmışlardır.

    Ayrı bir ülke olarak Fransa tarihinin başlamasıysa 843 tarihli Verdun Antlaşması uyarınca Karolenj İmparatorluğu'nun Doğu Frank Krallığı, Batı Frank Krallığı ve Orta Frank Krallığı olarak üçe ayrılmasıyla başladı. Batı Frank Krallığı hemen hemen bugünkü Fransa topraklarını kaplıyordu ve nitekim çağdaş Fransa'nın temelleri bu krallık üzerine kuruldu.

    Karolonj Hanedanı Fransa'yı 987 yılında Fransa Dükü ve Paris Kontu Hugh Capet'nin, Fransa kralı olarak taç giymesine kadar yönetti. Onun soyundan gelenler ile Valois ve Bourbon hanedanları da aşamalı bir dizi savaşla ülkede birliği sağladılar. Krallık yönetimi 17. yüzyılda ve kral XIV. Louis'nin döneminde doruğa ulaştı. Bu süreçte Fransa, Avrupa kıtasının en kalabalık ülkesi hâline geldi ve Avrupa kültürü, politikaları ve ekonomisi üzerinde en etkili güçlerden biri oldu. Fransızca dönemin diplomasi dili oldu ve uzun süre bu niteliği koruyarak kaldı. Aydınlanma çağı da büyük ölçüde Fransız entelektüel çevrelerinde gerçekleşti. Fransız biliminsanları 18. yüzyılda büyük bilimsel buluşların altına imzalarını attılar. Ayrıca Fransa bu dönemlerde Afrika, Amerika ve Asya kıtalarında birçok denizaşırı toprak edindi.

    Krallıktan cumhuriyete

    Bastil hapishanesi baskınının betimlenmesi

    Fransa'da cumhuriyet sistemi 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi'ne dek hüküm sürdü. Fransız Devrimi sırasında dönemin Fransa kralı XVI. Louis, onun eşi Marie Antoinette ve onlara yakınlığı olduğu düşünülen yüzlerce Fransız vatandaşı öldürüldü. Kısa süreli bir dizi yönetim denemesinden sonra Napolyon Bonapart 1799'da cumhuriyetin kontrolünü ele aldı ve kendini önce Birinci Konsül, daha sonra, günümüzde Birinci İmparatorluk (1804–1814) adıyla anılan devletin imparatoru ilan etti. Napolyon Savaşları olarak bilinen bir dizi savaşın ardından, Bonaparte ailesinin yardımıyla Napolyon kıta Avrupasının büyük bölümünü ele geçirdi. Yeni elde edilen bu topraklara daha sonra Bonaparte ailesinin üyeleri Fransa'ya bağlı krallar olarak atandı.

    1815 yılında yapılan Waterloo Savaşı'nda Nopolyon'un son yenilgisinden sonra Fransa'da krallık yönetimine geri dönüldü. Ancak bu kez kralın yetkilerine anayasal kısıtlamalar getirldi. 1830 yılında çıkan bir sivil ayaklama olan Temmuz Devrimi'yle Bourbon Hanedanı tümüyle kaldırılarak anayasal krallığa dayanan Temmuz Monarşisi getirldi. Bu yönetim biçimi 1848 yılına dek sürdü. Bu aralarda kurulan İkinci Cumhuriyet oldukça kısa süreli oldu ve 1852 yılında III. Napolyon İkinci İmparatorluğu kurunca yıkıldı. 1870 yılında başlayan Fransa-Prusya Savaşı'nda yenilen III. Napolyon bunun üzerine tahttan indirildi ve bu yönetim rejimi de Üçüncü Cumhuriyet'in kurulmasıyla fesholdundu.

    Fransa 17. yüzyıldan başlayarak 1960'lara dek bir sömürge devleti kimliğiyle var oldu. 19. ve 20. yüzyıllarda dünyanın dört bir yanında edindiği sömürge topraklar Fransa'yı İngiltere'den sonra ikinci büyük sömürde imparatorluğu hâline getirdi. 1919 ve 1939 yılları arasında gücünün doruklarındayken Fransız Sömürge İmparatorluğu'nun yüzölçümü 12.347.000 kilometrekareye erişti. Fransa'nın Avrupa'daki toprakları da işin içine katılınca 12.898.000 kilometrekareye ulaşan Fransız egemenlik sahası dünya topraklarının %8.6'sını kaplar durumdaydı.

    9 Mayıs 1950 tarihli Schuman Bildirgesi Avrupa Birliği'nin kuruluş atağı olarak tanımlanmaktadır.

    I. Dünya Savaşı'ndan da, II. Dünya Savaşı'ndan da galip taraf olarak çıkmasına karşın Fransa büyük bir insan kaybına ve maddi zarara uğramış, Avrupa'daki toprakları her iki savaşta da yer yer ya da tümüyle Alman güçlerince işgâl edilmiştir. Fransa'da 1930'lu yıllara Halk Cehpesi Hükûmeti'nin yaptığı toplumsal yenilikler damgasını vurmuştur. II. Dünya Savaşı'nın sonrasında Dördüncü Cumhuriyet kurulmuş ve Fransa'nın dünya siyasi ve ekonomik politikalarında etkili bir güç olarak kalabilmesi için ülkenin mevcut durumunun korunmasına çalışılmıştır. Fransa o zamana dek elinde bulundurduğu sömürge topraklarını korumaya çalışmışsa da daha sonra bu konuda sorunlar yaşamıştır. 1946'da Çinhindi'nin yönetimini yeniden ele geçirmek için yapılan harekât Birinci Çinhindi Savaşı'nın çıkmasına neden olmuş ve 1954 yılında Dien Bien Phu Çarpışması'nda Fransız güçleri bölgesel güçlere karşı yenilerek bölgeden çekilmişlerdir. Bundan yalnızca birkaç ay sonra, Fransa Cezayir halkının başlattığı bağımsızlık savaşında yine, hatta daha sert bir direnişle karşı karşıya kalmıştır.

    O dönemde Pied-noir adı verilen milyonlarca Avrupa kökenli sakini olan Cezayir'in kontrolünü bırakıp bırakmamak konusunda Fransa'da büyük tartışmalar yaşandı ve ülke bir iç savaşın eşiğine gelmiştir. 1958 yılında istikrarsız ve zayıf durumda bulunan cumhuriyetin yerine, yeni bir anayasa oluşturulmasını öngören ve cumhurbaşkanının yetkilerini arttıran ve günümüzde de hâlâ süren Beşinci Cumhuriyet'in kurulması kararına varılmıştır. Kurulan bu son cumhuriyetin başkanlığına Charles de Gaulle gelmiş ve Gaulle Cezayir'deki savaşı bitirecek önlemleri alırken ülkeyi de birlik içinde tutmayı başarmıştır. Cezayir Bağımsızlık Savaşı ve Fransa İç Savaşı, Cezayir'in başkenti Cezayir'de yapılan barış görüşmeleriyle 1962'de çözümlenmiş ve bu olay Cezayir'in bağımsız bir ülke olmasıyla son bulmuştur.

    Son yarım yüzyıl içinde Fransa'nın Almanya'ya karşı yürüttüğü barışçıl tutum ve iş birliği ilişkileri Avrupa Birliği'nin ekonomik bütünleşmesinde esas teşkil etmiştir. Bu olumlu havanın en önemli sonucu ocak 1999'da avronun birlik üyesi ülkeler arasında ortak para birimi olarak kabul edilmesi olmuştur. Avrupa Birliği'nin önde gelen güçlerinden olan Fransa'da seçmenler Avrupa Birliği Anayasası oluşturmak için hazırlanan antlaşmayı halkoylamasında reddetmişse de, bu anayasa taslağının kapsadığı hükümleri bir antlaşma içinde uygulmaya sokmayı öngören Lizbon Antlaşması, şubat 2008'de Fransız Parlamentosu'nda kabul edilmiştir.

    Yönetim

    Fransa Cumhuriyeti'nin simgesi; Marianne figürlü bayrak

    Fransa Cumhuriyeti, yarı başkanlık sistemiyle yönetilen, köklü bir demokrasigeçmişine sahip üniter bir devlettir. Beşinci Fransa Cumhuriyeti olan günümüz Fransasının anayasası 28 Eylül 1958 yılında yürütülen bir halkoylaması sonucu onaylanmıştır. Bu anayasa parlamentoya oranla devletbaşkanının yetkilerini arttıran yasalar içerir. Fransa'da devlet yönetiminin iki kanadı vardır: Fransa Cumhurbaşkanı ve Hükûmet. Ülkenin cumhurbaşkanı ülke çapında 18 yaşını doldurmuş ve oy kullanma hakkı olan tüm seçmenler tarafından beş yıllık dönem için (eskiden yedi yıl) seçilir. Hükûmet ise cumhurbaşkanı tarafından atanan bir başbakan tarafından yönetilir.

    Fransız Parlamentosu iki meclisli bir yasama organıdır: Fransa Ulusal Meclisi (Assemblée Nationale) ve Senato (Sénat). Ulusal meclisteki milletvekilleri geldikleri yerel seçim bölgesini temsil ederler ulusal seçimlerde 5 yıllık süre için seçilirler. Seçilen 577 milletvekili Bourbon Sarayı'nda toplanır. Ulusal meclisin bakanlar kurulunu düşürme yetkisi vardır bu nedenle partilerarası koltuk dağılımı hükûmetin kararına doğrudan etki eder. 331 senatör ise tüm Fransa çapında halk tarafından seçilmiş olan belediye meclisi üyelerinden, il (département) yerel meclis üyelerinden, Bölge (Région) yerel meclis üyelerinden oluşan seçmenler tarafından dokuz yıllık bir süre için seçilir. Senato seçimleri her 3 yılda bir yapılır ve her seçimde senatonun üçte biri yenilenir.[3] 2010'dan itibaren senatörler 6 yıllık bir süre için seçilecektir ve yine her üç yılda bir yapılan seçimlerde yarısı yenilenecektir. Senato Lüksemburg Sarayı'nda (Palais du Luxembourg) toplanır. Senato'nun yasama gücü sınırlıdır: Senato ile ulusal meclis arasında anlaşmazlık olması durumunda son söz ulusal meclis'e aittir. Meclisin gündemini belirlemede hükûmetin büyük etkisi vardır. Ulusal meclis ve senato birlikte, Versailles şatosunda toplanıp Fransa Parlamentosunu oluştururlar. Yalnızca anayasa değişikliğiyle ilgili olarak ve uluslararası bazı anlaşmaları onaylamak amacıyla toplanırlar.

    1997 yılının Aralık ayında Fransa Louvre'nin De Suheyli kasabasında iktidar aleyhtarı bazı ayaklanmalar olmuştur. Yapılan araştırmalar sonucu ayaklanmaya neden olan Sueyli Montogronova ve Davidski Ceddrenicova adlı iki Polonya asıllı göçmen idam edilmiştir. Bu duruma sinirlenen İzmir'in Uçanlar ilçesi vatandaşları Fransa alyehtarı protesto gösteriri yapmışlar fakat bu gösteri sırasında 12 creep skor saglanmıştır.

    Fransa politikaları iki ana politik görüş çevresinde şekillenir: sol görüşlü politikacılar Fransa Sosyalist Partisi etrafında, sağ görüşlü politikacılar Halk Hareketi Birliği partisi etrafında örgütlenmişlrdir. Meclisin yürütme kanadında Halk Hareketi'ne mensup vekiller çoğunluktadır.

    Nüfus bilgileri

    Ayrıca bakınız.Fransa Türkleri

    Ülke nüfusu 62,752,136 olup, ülke nüfusu her yıl %0.35 oranında artmaktadır. Ülkede her 1000 kişiden 0.66'sı mültecidir. Ülkede ortalama yaşam süresi yaklaşık 79.73 yıldır. Ülkede her kadına 1.84 çocuk düşmektedir. Ülkede okur yazar oranı %99'dur. Ülkede Fransızca konuşulmaktadır. Ancak ülkede Oksitanca, Bretonca, Felemenkçe, Almanca, Valonca, İspanyolca ve Katalanca konuşan kesimler yer almaktadır.

    Ülkede din değişkenlik gösterdiği gibi, nüfusun çoğunluğu Katoliktir. Aşağıda ülkedeki dinlerin oranı yer almaktadır.
    Katolik %54-57
    Protestan %1
    Musevi %1
    Müslüman %41-45
    Ateist %3

    Spor

    Fransa Bisiklet Turu (Tour de France)

    Fransa'da spor ilgi odağındadır. Özellikle futbol, ülkede en çok tercih edilen spor dalıdır. FIFA yüzyılın oyuncuları listesinde, Fransa, ülke olarak Brezilya'nın hemen ardında, ikinci sırada yer almaktadır.

    Ülke bu sporun dışında hemen hemen her türlü sporda gelişmiştir. Örneğin ragbi, özellikle Paris ve Fransa'nın güneyinde futbolun popülerliğine yakın popülerliğe sahiptir. Millî ragbi takımı her Ragbi Dünya Kupası'na katılmış ve Altı Ulus Şampiyonası'na katılmaktadır. Fransa millî takımı on altı tane Altı Ulus Şampiyonası'nı kazanmış ve Ragbi Dünya Kupası'nda bir kere finala ulaştı. Ekim 2007'de 2007 Ragbi Dünya Kupası Paris'te sunuldu.

    Dünyanın en önemli bisiklet yarışlarından biri olan Tour de France (Fransa Bisiklet Turu) da Fransa'da yer almaktadır, ve bu bisiklet turu Fransa'nın en çok izlenen sporlarından biridir.
     
  2. BlackLighT

    BlackLighT Bilgiliyim rank8

    Kayıt:
    17 Mart 2007
    Mesajlar:
    1.887
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    Status:GhosT
    kısaca baya sürer :mrgreen: ama araştırayım extraokk
     
  3. BlackLighT

    BlackLighT Bilgiliyim rank8

    Kayıt:
    17 Mart 2007
    Mesajlar:
    1.887
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    Status:GhosT
    Radyasyonun Canlılar Üzerindeki Etkileri

    Radyasyon;
    Radyasyon ya da ışınım, bir ışık kaynağından çıkarak düz bir çizgi şeklinde bize ulaşan ince ışık demetlerine denir. Atomlardan, Güneş’ten ve öbür yıldızlardan yayılan enerjiye bu terimlerden esinlenerek ışınım ya da ışıma denmiştir. Işınımın batı dillerindeki karşılığı olan ve yine ışın anlamına gelen radyasyon terimi de sık kullanılır. Işık ışınları, ısı, X ışınları, radyoaktif maddelerin saldığı ışınlar ve evrenden gelen kozmik ışınların hepsi birer ışınım biçimidir.


    Radyoaktivitenin Canlılara Etkileri;
    Bir canlı tarafından absorbe edilen radyasyon enerjisinin bünyeye olan etkisi ikiye ayrılır.
    1. Kronik
    2. Akut
    Kronik etkiler izafi olarak küçük radyasyonlara uzun süre maruz kalınması neticesinde meydana gelir. Akut etki ise tek ve büyük bir radyasyon dozuna kısa sürede (24 saat) maruz kalındığında ortaya çıkar.

    Radyasyonun canlılar üzerindeki etkisi "rem" birimi ile ifade edilir. Bu, X ve gama ışınlarının geçtikleri atmosferde meydana getirdikleri iyonlaşmanın bir ölçüsüdür. 5 ve daha küçük değerler izafi olarak küçük radyasyonlardır. Gözlenebilir bir etkisi olmamakla beraber 25 rem büyük radyasyon sayılır. 50 rem'lik dozajlarda kaz özelliklerinin değiştiği, 300-500 rem'lik dozlarda doktor müdahalesi olmaksızın yaşama şansı olmakla beraber, 650 rem'lik dozların öldürücü olduğu gözlenmiştir.

    Genel olarak radyasyona maruz kalınması halinde ömürde bir kısalma beklenir. Maruz kalınan süre veya dozajın artması ömürde beklenen kısalmanın miktarını artırır.



    Tablo-1 Radyasyonun Beklenen Akut Etkileri
    Doz (rem)
    Etkileri

    0-50
    Kandaki ufak değişmeler dışında bariz etkisi yok

    80-120
    Kusma, bulantı(kişilerin %5-10 unda), yorgunluk
    130-170
    Kusma ve bulantı(kişilerin %25 inde), radyasyon hastalığının diğer belirtileri
    180-220
    Kusma ve bulantı(kişilerin %50 sinde), Ölüm yok
    270-330
    1. gün tüm kişilerde kusma sonra radyasyon hastalığının diğer belirtileri, radyasyondan 2-4 hafta sonra %20 ölüm, nekahat devresi yaklaşık 6 ay sürer
    400-500
    1. gün tüm kişilerde kusma, radyasyon hastalığı belirtileri, 1 ay içerisinde %50 ölüm, nekahat süresi 6 ay
    550-750
    4 saat sonra tüm kişilerde kusma, %100'e yakın ölüm, pek az yaşabilenlerde nekahat süresi 6 ay
    1000
    1-2 saat içinde tüm kişilerde ölüm, büyük bir ihtimalle kurtulan olmaz
    5000
    Bir hafta içerisinde tüm maruz kalanlar ölür
    biraz daha araştırayım (Ç)alıntıdır
     
  4. BlackLighT

    BlackLighT Bilgiliyim rank8

    Kayıt:
    17 Mart 2007
    Mesajlar:
    1.887
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    Status:GhosT
    İnsanlar yaşamları boyunca güneşten gelen kozmik ışınlar, ısı ve ışık enerjisinden kaynaklanan radyasyonlar ile toprakta ve havada bulunan doğal radyoaktif maddelerden yayımlanan radyasyonların etkisi altındadır. Bu grupta iyonlaştırma etkisi olan radyasyonlara doğal radyasyon denir. Bir de röntgen cihazlarının ürettiği x-ışınları ile I-131 gibi yapay radyoaktif maddelerin günlük yaşamımızda kullanılması sonucu alınan radyasyonlar vardır. Bunlara da yapay radyasyonlar denir.


    İyonlaştırıcı radyasyonlar etkileştikleri maddenin atomlarını iyonlaştırır. Bu iyonlaştırıcı radyasyonlar doğal veya yapay olabilir. İyonlaştırıcı radyasyonlar insanın daima ilgisini çekmiştir. Çünkü meydana getirdikleri iyonizasyon, yaşayan organizmada çok önemli hasarların meydana gelmesine sebep olmakla birlikte bu tür radyasyonlar tıpta da çok yaygın bir şekilde hastalıkların teşhis ve tedavisinde kullanılır. Ayrıca endüstri, tarım ve araştırmalarda çok geniş bir şekilde kullanılarak insanlığa hizmet etmektedir.


    RADYASYON NEDİR?
    Radyasyon yani ışınım enerjinin bir yerden başka bir yere taşınması anlamına gelmekte ve bununla günlük yaşantımızda sıkça karşılaşmaktayız. Güneş başlı başına bir radyasyon kaynağıdır. Dünyanın havasında, suyunda, toprağında, doğal olarak bir miktar uranyum, toryum ve potasyum-40 gibi radyoaktif maddeler bulunur. Radyoaktif maddelerin atomları kararsız olup kararlı hale gelirken tanecik veya dalga şeklinde radyasyon yayınlayarak başka maddeye dönüşür.

    NÜKLEER FİSYON
    İnsanlığın enerji sorununa kalıcı çözümün nükleer enerji olduğu birçok teknisyen ve bilim adamı tarafından dile getirilmektedir. Nükleer enerjinin iki üretim türü vardır. Bunlardan biri, gerçekten çok uzun dönemde insanlığın enerji açısından kurtarıcısı olduğuna inanılan
    füzyon enerjisidir. Füzyon enerjisinden yararlanılarak elektrik enerjisi elde etmenin ticari boyuta ulaşmasının yaklaşık daha bir asırlık geliştirmeye ihtiyacı vardır. Ama sonunda bu tür enerjiden yararlanma yolları bulunacak ve insanlığın hizmetine sunulacaktır. Diğer tür ise, halen insanlığın hizmetinde bulunan ve en temiz elektrik enerjisi üretim santrallerinin yapımında kullanılan, fisyon enerjisidir. Bu enerji türünün geçmişi çok kısa olmakla birlikte, ticari kullanım alanları vardır ve birçok ülkenin elektrik enerjisi üretiminde önemli bir pay almaktadır.

    Doğadaki atom çekirdeklerinin kararsız olanları daha kararlı olabilmek için çekirdek içinden bazı parçacıkları atarak değişime uğrarlar. Buna radyoaktivite denir. Örneğin her canlı varlığın içinde bulunan ve kozmik ışınlar nedeniyle oluşan, karbon 14’ün bir gramının yarısı 5770 yıl içinde değişim geçirerek azot gazı oluşur. Bu değişim karbon 14 çekirdeği içinden bir elektronun atılması yani bir beta bozulması ile gerçekleşmektedir. Sözü edilen süreye de yarı ömür denir. Bazı ağır çekirdekler içlerinden daha ağır parçacıklar atarak ilk durumlarından daha kararlı bir çekirdeğe dönüşebilir. Örneğin, toryum bir milyar dört yüz milyon yıl yarı ömür ile alfa bozulumu adını verdiğimiz, çekirdek içinden bir helyum atomunun çekirdeğini atarak, biraz daha kararlı bir çekirdeğe dönüşür.


    Bazı çekirdekler o denli kararsız olabilirler ki, içlerinden bir parçacık atmak yerine ikiye parçalanabilirler. Bu çekirdek tepkimesinin adı da fisyon, yani bölünmedir. Kendi kendine fisyon yapan çekirdeklerin doğada bulunması fevkalade zordur. Bazı çekirdek içi parçacıklar ile etkileşmeye giren ağır çekirdeklerin oluşturduğu çok kararsız çekirdekler fisyon yapabilir. Bazı çekirdek içi parçacıklar ile etkileşmeye giren ağır çekirdeklerin oluşturduğu çok kararsız çekirdekler fisyon yapabilir.


    Bir çekirdeğin karalılığı, çekirdeği oluşturan parçacıkların birbirlerine ne denli sıkıcı bağlı olduklarının ölçüsüdür. Teknik terim olarak buna çekirdeğin bağlanma enerjisi denir. Çeşitli çekirdeklerin parçacık başına düşen ortalama bağlama enerjilerine dikkat edersek, en kararlı çekirdeklerin atom ağırlıklarının demir, nikel, kobalt gibi 60 civarında olduğunu görürüz. Dünyada demir ve benzeri metaller bu nedenle uranyum ve toryumdan daha boldur.


    Hafif çekirdeklerin bağlama enerjileri demire kıyasla daha azdır. Bu tip çekirdekler başka çekirdeklerle bir araya gelerek daha kararlı çekirdek oluşturabilirler. Bu sürece füzyon yani kaynaşma denir. Diğer taraftan demirden daha ağır çekirdekler parçalanarak daha kararlı çekirdeklere dönüşebilir. Bu parçalanma bazen hızlandırılabilir ve bu sürece de fisyon denir.

    NÖTRON İLE FİSYON
    1932 yılında Sir James Chadwick İngiltere’de, atom çekirdeğinden çıkan ve elektrik yükü olmayan bir parçacığın varlığını gözledi. Daha sonra adına nötron denilen bu temel parçacığın proton ağırlığında olduğu ve çekirdek içine rahatlıkla girebildiği gözlendi. Enrico Fermi, bunu izleyen yıllarda İtalya’da nötron ile yaptığı deneylerde ilginç sonuçlar elde etti. Nötronlar ile bazı çekirdekleri bombardıman eden Fermi yeni izotoplar elde ediyordu. Aynı deney tahta masada yapılınca metal masada yapılana kıyasla daha fazla nötronun yutulduğu ve üretilen yeni çekirdeklerin daha fazla olduğu gözleniyordu. Daha sonra bu olaya tahtanın içinde bulunan hidrojen ile karbonun yol açtığı ve nötronların uygun maddeler ile yavaşlatılabildiği ortaya çıktı. Daha yavaş hareket eden bir nötron daha uzun süre çekirdek etrafında kalabilir ve etkileşme yapma olasılığı çok daha artar.

    1939 yılında Hanh ve Strassman Almanya’da, uranyumdan daha ağır çekirdek yaratmak için uranyumu yavaş nötronlar ile bombardıman ettiklerini fakat çoğunlukla, örnekte hiç bulunmayan, daha hafif çekirdekler ürettiklerini biraz da çekinerek ve kuşkuyla yayınladılar. Daha sonra bunun nötronlar yardımı ile oluşan fisyon olduğu ortaya çıktı.


    RADYASYON DOZU

    Radyasyona maruz kalan bir insanda meydana gelebilecek zararlı biyolojik etkileri ölçebilen bir birime ihtiyaç vardır. Bir insan radyasyona maruz kaldığında vücut enerji biriktirir. Vücudun kilogramı başına soğurduğu enerjinin meydana getirdiği biyolojik etki, maruz kalınan radyasyonun cinsine ve enerjisine göre farklılıklar gösterir. Bazı organların diğer organlara karşı radyasyon hassasiyeti farklı olduğundan aynı doza karşı oluşan biyolojik etki de farklıdır.

    NÜKLEER REAKTÖR KAZALARI VE RADYASYON
    Nükleer reaktörler, uranyum atomlarının parçalanmasından elde edilen ısıyı kullanarak su buharı oluşturan ve alternatif akım jeneratörlerinin türbinlerini su buharı ile çalıştırarak elektrik enerjisi elde eden santrallerdir, bunlara nükleer santral da denir. Nükleer reaktör kazası, bir reaktörün içindeki radyoaktivitenin bir bölümünün çevreye yayılmasıdır. Normalde radyoaktivitenin*radyoaktif parçalanma ürünlerinden doğan milyarlarca curie’lik %99’u uranyum yakıt çubuklarının kristal yapısında tutulur. Bu radyoaktivitenin serbest kalmasının tek yolu soğutucu su boruları sisteminin çalışmaması sonucu reaktör kalbinin erimesidir. Reaktör tamamen durdurulsa bile kısa ömürlü radyoaktif izotopların bozunması hala sıcaklık oluşturur. 1979’da ABD’de Three Mile Adasındaki (Harrisburg) reaktör kazasında reaktör kalbinin erimesine çok az bir şey kalmıştı ki reaktör kalbi şans eseri olarak kurtuldu.


    Hafif su reaktörlerinde kalbin erimesi reaktörlerin toplam 10.000yıllık hayatında bir kere meydana gelir. Örneğin100 reaktörün 10 yıl çalışması ile 10.000 yıl doldurulmuş olur ve bu on yılda bir kaza olması muhtemeldir. En ağır bir reaktör kazasında 1100 kişi hemen ölecek, 94000 kişi gelecek yıllarda kanser olacaktır. Bu kadar ağır bir kazanın olma ihtimali 10 milyarda birdir. Daha hafif bir kazada hemen 2 kişi ölecek gelecek yıllarda ise 50.000 kişi kansere yakalanacaktır. Böyle bir kazanın olasılığı ise milyonda birdir. Kanser tehlikesi 5 rad’dan az ışın almışlarda daha sıktır, böylece kanserlerin çoğu reaktörden hayli uzakta olanlarda meydana gelecektir. Genellikle 500 rad ışın almışlar, kemik iliği nakli yapılmadan bile iyileştirilebilir. Akut radyasyon hastalığı reaktörden uzaklığı 5-8 km’den az olanlarda görülür. Genellikle 50-100 rad’dan fazla radyasyon olasılığı varsa reaktörün çevresi boşaltılır. Radyasyon çok hızlı yayılmışsa radyasyon bulutu geçene kadar evlerde, tercihen bodrumda, pencereler kapalı oturmak gerekir. Bu insanlar yine de gama ışını almışlar ve radyoaktivite ile kirlenmişlerdir; tehlikeli alandan çıkar çıkmaz radyoaktiviteden arındırılmalı ve akut radyasyon hastalığı için tedaviye alınmalıdır. En ideal boşaltma, radyoaktif bulut oluşmadan önce olanıdır. Radyoaktiviteye maruz kalınmışsa mutlaka iç ve dış giysiler değiştirilmelidir. Duşların yararı yerine zararı olmaktadır. Eller ve yüz yıkanmalıdır. İlk iki hafta ancak yüksek doz radyasyon almışlar hastaneye yatırılır. Bu gibi kazalarda insanın 600 rad üstünde radyasyon alması çok nadirdir(ancak reaktör yakınında saatlerce açıkta kalanlar bu kadar radyasyon alabilir). Ancak 600 rad üstü radyasyon alan insanlardır ki ilk iki haftada ölür. 3-5 mil yarıçapındaki bir bölge birkaç saatte boşaltılabilir.


    DÜNYADAKİ NÜKLEER REAKTÖR KAZALARI
    Dünyada bugün 375 sivil nükleer santralın faaliyette olduğu tahmin ediliyor. Sovyetler Birliği’ndeki ilk nükleer santralin 1954’te çalışmaya başlamasından bu yana nükleer santrallerin toplam 3800 yıllık deneyim kazandıkları hesaplanıyor.
    Uluslararası Atom Enerji Ajansı ve bilimsel literatüre göre bugüne kadar 296 nükleer kaza yaşandı. 208'i enerji reaktörlerinde, 31'i uydu ve deniz altılarda, 57'si ise çeşitli askeri tatbikatlar ve silah deneme olayları sırasında meydana gelen kazaların başlıcaları şöyle;

    • 1952 NRX Chalk/River Kanada Çekirdek erimesi, infilak
    • 1955 Idaho Falls/ABD Kısmi çekirdek erimesi
    • 1957 Rocky Flats Colorado/ABD Reaktör infilakı (Nükleer reaktörde yangın ve patlamalar sonucu çok yüksek doz radyoaktif plotonyum ile yüklü 620 filtrenin hepsi yerinden koptu ve etrafa saçıldı. 12 mil ötedeki okulların bahçesinde bile uranyum ve plutonyum bulundu.)

    • 1957 Windscale-1/İngiltere Reaktör yangını. 1.5X10 Bq Radyasyon kaçağı .
    • 1958 Urallar Bölgesi/SSCB Nükleer Kaza
    • 1958 Vinca/Yugoslavya Aşırı çekirdek ısınması - 2 yaralı 1 ölü
    • 1958 Chalk River/Kanada Aşırı çekirdek ısınması sonucu bölge yoğun oranda radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı

    • 1961 Sl.1, İdaho Falls/ABD ( Deneysel reaktör patlaması - 3 işçi öldü )
    • 1966 Enrico Fermi/ABD Kısmi çekirdek erimesi (Deneysel hızlı üretken reaktörünün kalbi sodyumla çalışan soğutma sisteminin arızalanması nedeniyle eridi.)
    • 1969 Lucens/İsviçre Kısmi çekirdek erimesi (Deneysel bir yer altı reaktörünün soğutma sisteminin arızalanması üzerine mahzenlerden birine büyük miktarda radyoaktivite yayıldı. Mahzen mühürlendi.)
    • 1969 St. Laurent/Fransa Kısmi çekirdek erimesi (Yakıt yükleme sırasında bir hata ile nükleer enerji reaktöründe kısmi erime oldu. Çevreye az miktarda radyoaktivite sızdığı bildirildi.)
    • 1972 Wuergassen/Almanya 1050 ton radyoaktif buhar kaçağı
    • 1975 Tsuruga-1/Japonya Boru hattında sızıntı - 37 işçi radyasyonlandı
    • 1975 Leningrad-1/SSCB Çekirdek erimesi - 5.5X10 üzeri 15 Bq oranında radyasyon kaçağı

    • 1975 Brown's Ferry/ABD Kaynar su rektöründe yangın (Hava kaçaklarını tespit etmeye çalışan teknisyenin neden olduğu yangın 100 milyon dolarlık hasara yol açtı. Yangın elektronik denetim sistemlerini devre dışı bırakarak soğutma sistemindeki su düzeyini tehlikeli ölçüde düşürdü. Radyoaktif sızıntı olmadığı açıklandı.)
    • 1977 Bohunice A-1/Slovakya Aşırı çekirdek ısınması sonucu 4x10 üzeri 12 Bq oranında radyasyon sızıntısı

    • 1978 Brunsbüttel/Almanya Buhar hattının kopması sonucu 1.5X10 üzeri 14 Bq radyasyon sızıntısı

    • 1979 Tennessee/ABD Çekirdek erimesi - 5x10 üzeri 17 Bq asil gaz, 6X10 üzeri 11 Bq İyot-131 kaçağı (Çok gizli bir nükleer yakıt santralından yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum çevreye sızdı. Çevrede bulunan 1000 kişi normal olarak 1 yıl içinde alacağı radyoaktivitenin 5 katına maruz kaldı.)

    • 1981 Tsuruga/Japonya Nükleer santral kazası (Bir nükleer santralin tamiri esnasında 45 işçinin radyoaktiviteye maruz kaldığını açıkladılar)

    • 1983 Buenos Aires/Arjantin (Ra - 2 Araştırma Reaktöründe operatör hatası sonucu kaza oldu. Bir teknisyen öldü)
    • 1986 Çernobil 4/Ukrayna 1000 MW Basınçlı su soğutmalı Grafit reaktörde güç patlaması sonucu çıkan yangında yakıtın yüzde 70'i dünyaya yayıldı (En büyük nükleer kaza)
    • 1986 Oklahoma/ABD Nükleer santralde patlama (Nükleer malzeme dolu bir silindir aşırı ısıtılma sonucu patladı. Bir işçi öldü ,100 kişi yaralandı)
    • 1986 Hamm/Almanya Reaktörde patlama
    • 1987 Trawsfynydd/İngiltere Türbin bölümünde gaz patlaması
    • 1989 Küçükçekmece/Türkiye Araştırma reaktöründe yangın
    • 1989 Vandellos-1/İspanya Reaktörde yangın
    • 1991 Miharna-2/Japonya Radyoaktif buhar kaçağı

    • 1992 Sosnowy Bor/Rusya 10 üzeri 10 Bq radyoaktif kaçak
    • 1995 Monju/Japonya Hızlı üretken reaktör kazası

    • 1997 Tokaimura/Japonya Yakıt yeniden işleme tesislerinde patlama - 37 işçi radyasyona maruz kaldı

    ÇERNOBİL KAZASI NASIL OLDU?
    26 Nisan tarihinde Sovyetler Birliğinin Ukrayna Cumhuriyeti’nde 4 reaktörden oluşan Çernobil reaktör kompleksinin 4 no’lu reaktöründe bir hidrojen patlaması meydana geldi. Bir yangın çıktı ve reaktörün kalbi kısmen tahrip oldu. Bu patlamayla birlikte radyoaktif madde yüklü bulutlar rüzgarla İsveç ve Finlandiya’ya doğru sürüklendi. Böylece bu ülkelerin büyük bir bölümünde radyoaktif kirlenme yarattı. Daha sonra bulutlar 2-3 Mayıs günlerinde Balkanlar üzerinden Trakya’ya geldi, yağışla birlikte radyoaktivite toprağa yayıldı. 5-10 Mayıs günleri arasında da rüzgar bulutları Doğu Karadeniz’e sürükledi.
    1986 yılında çocuk yaşta olanlarda, şimdi yaygın olarak tiroit kanseri ve çeşitli kan hastalıkları görülüyor. Uzun vadede toprak altına gömülen radyoaktif maddelerin etkisi, kendini yer altı sularında gösterecek. Kazadan 17 milyon kişi çeşitli oranlarda etkilendi. En tehlikeli radyoaktif element havaya toz halinde karışarak kalkıp gelen ‘Sezyum 137’. Radyoaktif etkisinin yarısını kaybetmesi için 30 yıl gerekiyor.


    ETKİLERİ

    Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya’da dokuz milyon kişi Çernobil faciası sırasında radyasyona maruz kaldı. Beyaz Rusya nüfusunun %80’i yoğun radyasyondan etkilendi. Hala, Çernobil etrafında 57.6 km çapında bir ölü bölge var. Beyaz Rusya’da doğum oranları yarıya indi. Özellikle çocukları vuran tiroit kanseri, Beyaz Rusya’da %285 arttı. Kaza nedeniyle bugüne kadar toplam 125 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Kazanın etkilerinin bir yüzyıl devam edeceği belirtiliyor. Patlama sonucunda, Hiroşima’nın 200 katı radyasyon yayıldı.


    SAĞLIĞA ETKİLERİ:

    Çernobil kazasının sonucu olarak;
    Ø Ölü ve özürlü çocuk doğumlarının arttığı, ölü doğan bebeklerin birçoğunun beyninde, omuriliklerinde hasar görüldüğü bildirilmiştir.
    ÇocuklardakiØ tiroit kanserlerinde 1991’de Beyaz Rusya’da 60 kat, Ukrayna’da 30 katlık keskin bir artış olduğunu göstermektedir.
    Lösemi vakaları 1986 öncesi %0.7’den,Ø 1986 sonrası %2’ye çıkmıştır. Multiple myeloma, 1986 öncesinde %0.2’den, 1986 sonrası %0.9’a çıkmıştır.
    Yeni doğan bebeklerde Nöral Tüp Defekti veØ Anensefali oranında artış saptanmıştır.
    Tiroide yakalanan çocuklarınØ sayısı 1986 öncesinde 1 milyonda 1’den azken, 1994’te 1 milyonda 200’ü geçmiştir.
    Çocuklarda 10’u ölmüş olan 680 vaka teşhis ettiler.Ø
    AnaØ rahmindeki fetüslerin gelişmekte olan beyinlerini tahrip etmiş olabilir. Bir WHO (Dünya Sağlık Örgütü) araştırmasının bulguları kirlenmiş bölgelerdeki çocukların daha fazla zihinsel gerilik, daha fazla davranış bozuklukları ve daha fazla duygusal sorunlara maruz kaldığını göstermiştir.


    NÜKLEER BOMBALAR
    Nükleer reaktör kazaları ile karşılaştığında nükleer patlamalarından sonra meydana gelen radyoaktif bulutların, insan sağlığına kıyaslanamayacak kadar çok zarar verdiğini söyleyebiliriz.
    Bir hidrojen bombasının gücünü en iyi şu gerçek ortaya koyar:


    Bir bombanın patlama gücü, bütün insanlık tarihindeki savaşlardaki tüm patlamaların gücünden daha fazladır. Nükleer bir savaşta 2.5 milyar insan ölecektir. Dünyanın iklimi, sıcaklığı ve oksijeni değişeceğinden hayat mümkün olmayacaktır; dünyamız, üzerinde canlı olmayan bir gök cismi haline gelecektir. Nükleer bomba denemelerinin dünyaya etkisi sonucunda, uzun vadede 29.000-72.000 insan kanserden ölecek ve 168.000 kişide nesiller boyu kalıtsal bozukluklar meydana gelecektir.


    Hiroşima ve Nagasaki’de sağ kalan 100.000 kişi atom bombasından gelen ışınlamaya maruz kalmıştır. Bu insanlarda bombadan 6 yıl sonra lösemi çok artmıştır. Daha sonraki yıllarda çeşitli kanserlerde artış görülmüştür. Atom bombasından 27-32 yıl sonra bile Japonya’da kanser ölümleri normalin 2.4 katıdır, en sık görülen kanserler şunlardır: Yemek borusu, mide, kalınbağırsak, karaciğer, meme, idrar sistemi kanseri, lenf bezleri kanseri ve multipl miyelom.
    Okyanuslarda su altında yapılan nükleer bomba denemeleri sonucu radyoaktivite yosunlara, oradan balıklara ve balıkları yiyen insanlara geçmektedir. Gemilerin gövdesini radyoaktif yosunlar kapladığında ışın dozu o kadar artmaktadır ki, gemi personelinin kamaralarının yerini değiştirmek gerekmektedir.


    Orta büyüklükte bir şehre atılacak atom bombasının neden olacağı yanıkları tedavi için 170.000 tıp personeli, 8000 ton oksijen, plazma, ilaçlar, gaz bezi vb. gerekecektir.
    Hidrojen bombası denemeleri atmosfere stronsyum 90 vermektedir; bu, yarı ömrü 28 yıl olan, kalsiyum benzeri bir elemandır. Stronsyum 90 yağmurlarla toprağa erişmekte, insan besin zincirine girmekte ve özellikle çocuklarda kemik iliğinde yoğunlaşmaktadır. Mayıs 1959’da Science Dergisi’nde Columbia Üniversitesi araştırıcıları, ABD’de 4 yaş altı çocukların kemiklerindeki stronsyum’un normalin iki katına çıktığını bildirdiler. Aynı yıl ABD’de St Louis’de sütte stronsyum 90’nın çok arttığı görüldü. Stronsyum 90’ın nesiller boyu devam edecek gen bozulmaları yapacağı biliniyor.


    G.G Caldwell ve ark. 1983’te şu gerçeği bildirdi: ABD’de 1957’de Smoky nükleer denemelerine katılan askeri personelde 1957 ile 1979 arasında lösemi sıklığı artmıştı. Bu denemelere katılan diğer 4 kişide tehlikeli alyuvar artışı görüldü.


    Büyük bir şehirde 20 megatonluk bir hidrojen bombasının patlaması 2.5 km yarıçapında ve15 milyon Celcius derecesi sıcaklığında bir ateş topu oluşturacak, canlı ve cansız her şey derhal buharlaşarak bunların üzerinde derin bir krater kalacaktır. Bombanın patladığı yerden 3.5 km uzakta olan herkes, ışık hızında seyreden ve dev sıcak dalgaları tarafından derhal öldürülecektir. Benzin, doğal gaz, petrol, havagazı vb. depolarının yangınları birleşerek 3100 km2 lik bir alanda dev bir yangın fırtınası oluşturacak, bu yangın saatte 160-320 km hızla esen rüzgarlarla büyüyecek ve yükselen hava sıcaklığı sığınaklardan hava emerek buradaki insanların boğulmasına ve diri diri pişmesine neden olacaktır. Bu yangınlardan sağ kalanlar radyoaktif serpintiye maruz kalacaklardır. 30 km/saat hızındaki hafif rüzgarlar bile radyasyonu 250 km öteye kadar taşıyacaktır. Radyasyona maruz kalanlar ya 24 saat içinde ölecek, yada akut radyasyon hastalığına yakalanarak mikroplara dirençsizlikten 2 haftada yaşamlarını yitireceklerdir. Sağ kalanlar da kanser, lösemi, düşük ve anormal çocuk doğurma artacaktır. Nesiller boyu devam eden mutasyonlar (DNA tahripleri) olacaktır. Hastaneler yıkık, doktorlar ölmüştür. Milyonlarca ceset ancak dev büyüklükte toplu mezarlara gömülebilecektir. Hava, su ve besinler radyoaktifleşmiştir. Son sağ kalanlar açlık, susuzluk, radyasyon hastalığı ve enfeksiyonlarla ölecektir.


    ABD 1 Mart 1954’de, Pasifik Okyanusunda Marshall Adalarından Bikini Mercan Adasında 15 megatonluk (15 milyon ton TNT, yani Hiroşima bombasının 1000 katı) bir hidrojen bombası denemesi yapmıştı.(ABD BRAVO testi) Bu patlamanın yarattığı radyoaktif çöküntü 180 km uzaklıktaki Rongelap Adasına 6 saatte ve 440 km uzaklıktaki Utirik Adasına 22 saatte erişti. Öldürücü radyoaktif kül 50.000 mil kareye yayılmış ve 80 mil ötedeki ‘Talihli Ejderha’ adlı Japon balıkçı gemisinde bir kişi ölmüş ve kalanlar hastalanmıştı. Rongelap Adasında yaşayanların her biri 175 rad, Utirik Adasındakilerin her biri 14 rad gama ışını aldılar. Bu adalarda yaşayan yerliler hidrojen bombası radyoaktivitesinden sonra boşaltıldı.


    Yüksek doz gama ışını alan Rongelap Adası yerlilerinin %90’ının derisinde radyasyon yanıkları ve tüm saçların dökülmesi görüldü. Bu adadakilerin her birinin tiroit bezi ortalama 4500 rad radyoaktif iyon almış bulunuyordu. 1964’ten itibaren bu adalarda yaşayanlarda tiroit yetmezliği ve tiroit urları görülmeye başlandı. Patlama sırasında bu iki adada 10 yaşın altında olan çocukların %77’si tiroit kanseri veya selim tiroit tümörü teşhisi ile ameliyat elde edildi. Hipofiz tümörlerinde de artma görüldü.


    Nevada Test Bölgesi’nde 1951-1962 arası 600 atom bombası patlatıldı. Bu patlamaların 183’ü atmosferdeydi. Patlamalar sonucu Utah ve Kuzey Nevada’da 250.000 km2 lik alan plutonyum ve uranyum’la kirlendi. 100 rad/saat radyoaktivite saçan “sıcak merkezler” oluştu. Yarı ömrü 24.390 yıl olan radyoaktif plutonyum-239 izotopunun verdiği maksimum radyasyon 9.6 picocurie/cm2 idi. Aynı bölgede 40 yer altı atom bombası patlatılmasından sonra toprak yarıklarından yükselen radyoaktif dumanlar bulutlar oluşturup uzaklara gitti. 19 Mayıs 1953’te Nevada’da patlatılan bir atom bombasından sonra Utah’taki St George Şehrinde radyoaktivite 300 miliröntgen/saat ‘e yükseldi. Bu şehirde 5 yaş altı çocukların tiroidi 500-2500 rad radyoaktif iyot aldı.


    Sonuç

    Utah’ta 1967-1975 arası genel kanser sıklığı %60 arttı. Aynı eyalette 1958-1966 arası lösemi %500 artma gösterdi, meme kanseri %92, kemik kanseri %1042, beyin tümörleri %130 arttı. Lenf bezi kanserleri ve mide-bağırsak kanserleri sıklaştı.


    Bu bölgedeki hayvanlar daha da yüksek radyasyon 1953’te radyoaktif bulut geçerken 4000 koyun öldü. İnsan ve hayvanlar, uranyum ve plutonyum parçalanmasından doğan 240 kadar uzun ömürlü radyoaktif izotopu hava ve besinler yolu ile vücutlarına alıp depo ettiler. Bu tehlikeli izotoplar arasında insan beslenmesinde büyük önemi olan bütün eser ve diğer elemanlar vardı. Bunların çoğu vücutta birikicidir ve besin zincirinde konsantre olur. Bu bölgedeki insanlar tehlikeli izotoplarla bulaşmış et ve sebzeleri yediler, sütleri içtiler, havayı soludular.


    Aktinidler grubuna giren metallerle (aktinyum, toryum, uranyum ve plutonyum) çalışan işçilerde melanom’ların, kemik ve beyin kanserlerinin arttığı bilinmektedir. Atom bombası denemelerinde de çevreye çok miktarda radyoaktif aktinidler (özellikle plutonyum 239) saçılmaktadır. Kanserlerin artışı buna bağlıdır.


    Atom parçalanması (fisyon) sırasında başlıca 170 farklı izotop oluşur. Bunların %5’i Sr-90’dır. Önemli olan diğer izotoplar Cs-137, Zn-65 ve İ-131’dir. 1950’lerde atmosferde patlatılarak denenen hidrojen bombaları sonucu bütün dünyada sütte (ana ütü dahil) Sr-90 arttı. Bunun üzerine atmosferde nükleer denemeler yasaklandı; bu yasağı Fransızların Güney Pasifik’te yaptığı nükleer denemeler bozdu;Hindistan ve Kızıl Çin de havada sınırlı nükleer denemeler yapıyordu. 1959’larda sütteki Sr-90 azalmıştı.1960’ta Fransa’nın atmosferde yaptığı nükleer denemelerden sonra sütteki Sr-90 geçici olarak arttı. Kalsiyum gibi kemiklere giren Sr-90 orada ömür boyu kalır ve kemik habis tümörlerine ve lösemilere neden olur. Sr-90 toprakta uzun süre kalır ve bitkilerce yavaş yavaş alınır. Bitkiler yıllarca Sr-90’la kontamine halde olabilir. İçme suyu ve su hayvanları da Sr-90 ile kirlenebilir.


    Bitkiler de radyasyon sonucu ölebilir. Çam ormanları 4 günde 2000 R, yaprak döken ormanlar ve diğer bitkiler 10.000 R ile hayatını yitirir.


    j.Shell 1982’de N.Y.da yayınlanan “dünyanın kaideleri” kitabında nükleer bir savaştan sonra dünyada yalnız böceklerin, otların ve sıçanların kalacağını yazmıştı. Bu bilimsel olarak ta böyledir.

    IŞINLAMANIN CANLILAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
    Radyasyonlar içinde geçtikleri ortamın atomlarıyla etkileşmeye girerek iyonizasyon meydana getirir. İyonizasyon maddenin elektronik yapısını ve sonuçta onun özelliklerini değiştirir. Çelik gibi maddelerde bu sertleşmeye, bakırda ise gevrekliğe sebep olabilir. Canlı dokuda kimyasal değişikliğe sebep olarak hücrenin kendini yenilemesi, büyüme ve fonksiyonlarını yerine getirmesini etkileyebilir.


    Bir hücre ışınlandığında iki tür hasar oluşabilir. Hücre ölebilir veya kurtulabilir. Kurtulduğu takdirde ilerde kişinin kendisine kansere veya kişinin nesillerinde zarar meydana getirecek bir genetik mutasyona dönüşebilir. Bir reaktörün oluşturduğu radyoaktif izotoplar üç türlü ışın saçar: alfa, beta, gama. Alfa ışınları (helyum çekirdekleri) deriden geçemez, beta ışınları (elektronlar) deriden çok az nüfuz eder, gama ışınlar ise (çok kısa dalgalı elektromanyetik dalgalar) deriden ve vücuttan geçer. Tehlikeli ışınlar saçan (radyoaktif) izotoplar hava, su, süt veya besinlerle vücuda girer. Alfa ve beta ışını saçan izotoplar yalnız izotopun yoğunlaştığı organlarda tahribat yaparlar, gama ışını saçan izotoplar ise tüm organlara zarar verir.


    Hiroşima ve Nagasaki atom bombalarının atılışından sonra 700-800 rem dozunda ışın almış olan insanların %90’ı bir hafta içinde öldüler. Bu insanlarda ne yanıklar vardı, patlama rüzgarlarından doğabilecek yaralanmalar. Bu ölümlerin nedenini başka şeylerde aramak gerekiyordu. İşin ilginç yanı 700-800 rem’lik bir enerjinin çok küçük olmasına rağmen (bu enerji vücut ısısını on milyonda bir yükseltmeye bile yetmez) öldürücü oluşuydu. Işınlanma vücudun tüm dokularını eşit etkilemez, bazı hücreler ışınların etkisi ile diğer hücrelere göre daha çabuk ölür.
    25 rem’lik bir ışınlanma (öldürücü dozun otuzda biri) vücudun tamamına bir kez verilse bile vücuttaki lenfositlerin büyük bir bölümünü öldürür. Sonuç: bütün mikroplara karşı direncin kaybolması. Işınlamadan sonraki günlerde bazı organlarda (dalak, lenf bezleri, kemik iliği ve gençlerde timüs bezi) canlı kalabilmiş ana hücreler yeni lenfositler yapar.


    Işınlanma, özellikle embriyoner tipteki (hızla çoğalan ve az farklılaşmış) hücreleri öldürmektedir. Vücudumuzda her gün bin-on bin milyar hücre ikiye bölünerek çoğalır. Bu hücre bölünmeleri yaşlanmış hücrelerin yerine genç hücrelerin gelmesini sağlar (derinin ve mide-bağırsak sisteminin yüzeyinden sürekli dökülen hücreler, bütün kan hücreleri vb.)kıllar, saçlar ve tırnaklar bu hücre bölünmeleri sayesinde büyür. Önemli dozda ışın alındığında bu hücre bölünmeleri duracağından bir seri bozukluk ortaya çıkar. Örneğin 150-200 rem ışın alınması sonucu şunlar görülür: lenfositlerin azalması sonucu mikroplara karşı direncin yok oluşu (her türlü mikroplu hastalığın artışı), deride yara ve iltihaplar, ishal, kansızlık (alyuvar azalışı), kanın pıhtılaşamayışı (kanda pıhtı hücreleri olan trombositlerin azalışı) sonucu kanamalar, geçici veya kalıcı kısırlık.


    Bu ışın dozunun çok altındaki dozlar, gebeliğin ilk haftalarında düşüklere neden olur. Çünkü embriyo hücreleri kolayca ölür veya bölünüp çoğalamaz hale gelir. Işınlama gebeliğin daha geç dönemlerinde meydana gelirse ya düşük olur ya da anormal çocuk doğar. Örneğin 1945’te Japonya’da çeşitli anormallikleri olan bebekler doğdu.(küçük kafa, geri zekalılık vb.) Bazı ülkelerde karnına 5-10 rem’den fazla ışın uygulamış gebe kadınlarda çocuğun alınması zorunludur, çünkü anormal çocuk doğma şansı çok fazladır.


    Gama ışınları saçan bir izotop, ister vücut dışında olsun (bu ışınlar rahatlıkla deriden geçer), ister hava veya besinler yolu ile vücut içine alınmış olsun, ışına duyarlı hücreleri derhal öldürür veya bu hücrelerin çekirdeklerinde (DNA ve genlerde) ilerde kansere yol açabilecek tehlikeli değişmeler (mutasyonlar) yapar. Alfa ışını saçan izotoplar, uzun süre maruz kalınmadıkça, vücut dışında tehlikesizdir. Buna karşı alfa ışınları saçan bir izotopun vücuda girmesi korkunç sonuçlar doğurur (özellikle bu izotop hemen vücuttan atılmazsa) Beta ışınları alfaya göre daha nüfuz edici, daha hafif ve daha hareketli olduğundan alfa’dan daha tehlikelidir. Daha da fazlası beta ışını saçan stronsyum 90, iyod 131, iyod 129, cesium 137 gibi birçok izotop, vücuttaki organik ve inorganik moleküllerle bütünleşebilir, böylece vücutta kalış süresi uzar ve organizma birçok seviyede radyoaktivite almış olur.


    Endüstri çağından beri, çevremizde bulunan birçok kimyasal madde kanser veya lösemi yapabilmektedir (örneğin taşkömürü ve petrol damıtma ağır yağları yanmasından elde edilen benzopyrene kanser yapıcı, benzen lösemi yapıcıdır) sağlam bir hücrenin kanserleşmesi kanser veya kan kanseri oluşmasına yetmez, vücudun kansere karşı savunması da azalmış olmalıdır (ışınlama bu savunmayı azaltabilir)


    Bazı çalışmalar, alınan ışınlama dozu ile kanser sıklığı arasında istatistik bir ilişki göstermiştir. Örneğin ABD’de Portsmouth tersanesinde nükleer denizaltı yakıtı ile çalışan işçiler arasında kanserden ölüm, normale göre 2 kat artmaktadır. 1980’de Colorado Rocky Flats plutonium fabrikası civarında yaşayan halk üzerinde yapılan bir inceleme şunu göstermiştir: fabrikadan uzaklaştıkça kanser sıklığı azalmaktadır.


    Işınların yaptığı genetik mutasyonlara gelince, bunlar kendiliğinden oluşan mutasyonlardan farksızdır. Mutasyon, hücre çekirdeğinde DNA molekülü üzerinde yazılı genetik mesajın değişmesi demektir. DNA molekülünde nicelik olarak önemsiz değişmeler, nitelik bakımından felaketler (kanser vb.) doğurabilir.


    Işınların mutasyon yapışı ile kanser veya lösemi oluşması arasında geçen süre, ışınların kaç yaşında alındığına bağlıdır. Gebelik sırasında ışın almış bir fetüste hemen lösemi veya kanser başlayabilir ve bu risk en az 10 yıl sürer. Işınlama doğumdan sonra meydana gelmişse, ilk lösemi olguları ışınlamadan en az iki yıl sonra görülür ve risk en az 25 yıl devam eder, ilk kanser olguları ise ışınlamadan 15 yıl sonra görülmeye başlar ve risk en az 30 yıl devam eder.


    ELEKTRİKSEL ETKİLEŞME:

    Radyasyon insan hücrelerine çarptığı zaman, hücrenin atomları ile 10-3 saniye kadar bir sürede elektriksel etkileşme yaparak yolu üzerinde çarptığı atomları iyonlaştırır. Yani atomların elektron yörüngelerinden elektron sökerek geride pozitif yüklü atomlar bırakır. Sökülen elektronların bir kısmı yeni olaylar meydana getirirken bir kısmı da diğer atomlarla birleşebilir. Bundan başka herhangi bir hücre atomuna çarpan radyasyon, yörünge elektronlarından birini sökmeye yeterli enerjide olmayabilir. Bu durumda enerjisini atoma vererek onu uyarılmış duruma geçirir.


    FİZİKO-KİMYASAL DEĞİŞMELER:

    Radyasyonun elektriksel olarak etkileşmesi sonucu meydana gelen pozitif ve negatif iyonlar oldukça kararsızdırlar ve saniyenin milyarda biri mertebesindeki bir süre içerisinde birbirleri ile veya çevre molekülleri ile kompleks olaylar dizisini geliştirir ve yeni moleküllerle radikaller meydana getirirler. Oluşan bu radikaller dolmamış elektron yörüngeleri ve uyarılmış elektronlarından dolayı çok fazla aktiftirler ve hücrede zararlı etkiler oluştururlar. Hücrenin %70-90 kadarı sudan oluştuğundan, iyonlar su moleküllerine çarptıklarında H ve OH grupları meydana getirirler.


    KİMYASAL DEĞİŞMELER:

    Hücre içinde meydana gelen radikaller saniyenin milyonda biri kadar kısa bir süre içerisinde kendi kendilerini ve diğer moleküller ile etkileşirler. Böylece moleküllerde hücre fonksiyonları için önemli olan değişikliklere sahip olurlar.


    BİYOLOJİK DEĞİŞMELER:

    Hücre radyasyona maruz kaldığında biyolojik fonksiyonlarında şu değişiklikler meydana gelebilir:


    1. Hücresel hareketler yavaşlayabilir veya durabilir.
    2. Hücrenin çoğalma kabiliyeti (mitoz çoğalması) yavaşlayabilir veya durabilir yahut ta anormal mitoz meydana gelebilir.*


    3. Büyüme gecikmeli bir peryottan sonra yavaşlar veya durur.
    4. Metabolizma değişir ve kanser hücrelerinin anormal metabolizmasına benzer
    5. Hücre zarı geçirgenliği değişir.


    ERKEN ETKİLERİ:

    Ani ve çok yüksek radyasyon dozlarına maruz kalındığında birçok hücre öleceğinden hasarı önlemek için vücut onarım sistemi bunların çabuk bir şekilde yenilenmesini karşılayamaz. Böyle bir dozun etkileri birkaç gün veya hafta sonra ortaya çıkar. Bunlar radyasyonun erken etkisi olarak bilinir. Bunlara kusma ve cilt yanıkları da dahildir. Ani doz daha yüksekse birkaç gün veya hafta içinde meydana gelecektir.


    RADYASYONUN KALITSAL KUSUR MEYDANA GETİRMESİ:

    İnsanın oluşumu ve karakteri babadan gelen sperm ve annenin yumurta hücresindeki kromozomlardaki genlerde ve sıralanışında şifrelenmiştir. DNA zincirinde meydana gelecek bir değişikliğe mutasyon denir. Aralarında radyasyonun da bulunduğu bir etkenle bu genlerden birinin yapısı değişecek gen mutasyonu veya bu genleri taşıyan kromozom birkaç yerinden kırılarak aslında olduğundan başka bir şekilde birleşerek yeni bir kromozom düzenlemesi meydana gelebilir. Böylece oluşacak bir değişiklik hücrenin yaşadığı süre içinde hücre bölünmesi yoluyla yavru hücrelere geçerek bütün yeni kuşaklar bu değişikliğin bir kopyası olacaktır. Bu değişikliğin sonucunda gelecek kuşakta tavşan dudağı gibi çok önemli olmayan kusur meydana geldiği gibi çok ciddi kusurlar da meydana gelebilir.


    Tabiat, meydana gelen gen mutasyonlarının gelecek kuşaklarda oluşmasını önleyici önlemler almıştır. Gen mutasyonu dominant özellik taşıyan gende meydana gelmişse meydana gelen bu değişiklik ilk kuşakta ortaya çıkar. Gen mutasyonu resesif özellik taşıyan genlerde meydana gelmişse biri anneden biri babadan gelmek üzere çift halinde birleşinceye kadar gizli kalır. Mutasyonları çoğu resesif özellik taşıyan genlerde meydana geldiğinden bunların ortaya çıkma ihtimali çok azdır. Bu genetik kusurlar çok düşük dozlarda dahi meydana gelebilir. Böyle bir olayın meydana gelme ihtimali alınan doz ve ışınlanan hücre sayısı ile doğru orantılıdır.
    ICRP’nin son önerilerine göre birim doza yani 1mSv’lik radyasyon dozuna maruz kalan kişilerden doğacak çocuklarda genetik kusurun meydana gelme ihtimali milyonda beştir. Yani 1 mSv’lik radyasyon dozuna maruz kalan bir milyon kişiden 50 yılda doğacak genetik kusurlu çocuk sayısı ortalama 5 olacaktır.


    Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar göstermiştir ki radyasyon fare ve diğer hayvanlarda genetik kusurlara sebep olmaktadır.

    RADYASYONUN GEÇ ETKİSİ:

    Genel olarak gelişmiş toplumlarda bireye yönelik riskler doğrudan veya dolaylı olarak yaşam standardının artmasıyla ilişkilidir. Günlük yaşamımızda oldukça önemli yer tutan ve vazgeçemeyeceğimiz modern evlerde oturmak, araba kullanmak, uçak yolculuğu yapmak gibi aktiviteler birey için bir çok riski de içermektedir. Radyasyon kullanımı da bunların dışında değildir. İnsanlar yaşamları boyunca değişik kaynaklardan radyasyona maruz kalmaktadır.


    Radyasyonun geç etkisi, radyasyondan etkilenmiş fakat yaşamını devam ettirebilen hücrelere bağlıdır. Radyasyona maruz kalan hücrenin fiziksel ve kimyasal yapısı değişir ve bunun sonucunda hücre normal işlevini yapamaz. Bu değişmeler iki türlü sonuçlanabilir. (1) vücutta kanser oluşumuna sebep olabilir. (2) Gelecek nesilde anormalliklere sebep olabilir. Bunlar radyasyona maruz kaldıktan hemen sonra meydana gelmediklerinden bunlara radyasyonun gecikmiş etkileri denir. Eğer radyasyondan etkilenen somatik hücrelerse, geç etki ışınlanan kişide lösemi veya kanser gelişimi şeklinde olabilecektir. Kanser oluşumu çok az sayıda, hatta tek bir hücrenin radyasyonla etkilenmesi sonucu oluşabilecektir ve bu nedenle herhangi bir eşik dozu yoktur. Çok düşük bile olsa herhangi bir doz bu etkiyi oluşturabilme olasılığına sahiptir. Alınan dozun artması bireyde görülebilecek etkinin şiddetini arttırmaz, fakat toplum içinde bu etkinin görülebilme sıklığını arttırmaktadır. Örneğin radyasyona bağlı lösemi ister 1cGy veya ister 100 cGy ışınlama sonrası oluşsun aynı lösemidir, fakat dozun artmasıyla biyolojik etkinin oluşma olasılığı artmıştır. Radyasyonun kanser yapıcı etkisine bağlı deneyimler, Hiroşima ve Nagazaki’deki atom bombası sonrası yaşayanlardan, nükleer silah denemesi yapılan bölge insanlarından, tıbbi nedenlerle radyasyona maruz kalan insanlardan elde edilmiştir.


    II. Dünya savaşı sırasında Japonya’ya atom bombalarından kurtulan insanlar üzerinde yapılan incelemelerdir. Bu incelemeler sonucunda atom bombasından kurtulanlar arasındaki kanserden ölüm hızı, bomba etkisinde olmayan bölgelerde yaşayan Japon toplumundaki kanserden ölüm hızına nazaran yaklaşık % 10 daha büyük olduğu görülmüştür. Japonlar’da lösemi görülme sıklığı ışınlanmadan birkaç yıl sonra artmaya başlamış, 7-12 yıl sonra en yüksek görülme değerine ulaşmış ve 20 yıl sonra ise normale dönmüştür.


    1 mSv’lik radyasyona maruz kalan bir kişinin önündeki 50 yıl içinde kanser olup ölmesi olasılığı:
    1) Hayatında yalnızca 30 paket sigara içmiş olan bir kimsenin sırf bu sebepten ötürü önündeki 50 yıl içinde akciğer kanseri olup ölmesi,


    2) Bir kimsenin bisikletle 7000 km katettikten sonra bir kazaya uğrayarak ölmesi,
    3) Bir kimsenin otomobili ile 100 000 km katettikten sonra bir kazaya uğrayarak ölmesi,
    4) Bir işçinin bir fabrikada 15 yıl çalıştıktan sonra bir iş kazasında ölmesi,
    5) Bir inşaat işçisinin bir inşaatta 40 ay çalıştıktan sonra bir iş kazası sonucunda ölmesi olasılıklarından birine eşit olacaktır.


    GENEL OLARAK

    Beyin ve merkeziv sinir sistemi yüksek dozda radyasyona maruz kalındığında cinnet, çırpınma ve birkaç saat ya da gün içerisinde ölüm gerçekleşir.
    Gözmerceği radyasyonav karşı savunmasıdır. Hücreleri ölürken saydamlığını kaybeder ve görme bozukluğu yapan katarakt hastalığı oluşur.
    Şiddetli radyasyon kusma, dişetlerindev kanama ve ağız ülseri yapar.
    İçkanama ve kan damarlarında tahribat, deridev kırmızı noktalar olarak ortaya çıkar.
    Sindirim sistemi radyasyona maruzv kaldıktan birkaç saat sonra, mide bulantısı ve kusma başlar. Bağırsak cidarının enfeksiyonu haftalar sonra ölüm getirir.
    Özellikle hamileliğinv başlangıcında ana rahminde merkezi sinir sistemi oluşurken, radyasyona maruz kalan ceninde beyin tahribatı yaparak, sakatlanmasına yol açar.
    Yumurtalıkv ve testislerdeki şiddetli tahribat, üreme bozuklukları yapar.
    Kan üreticisiv olan kemik iliğini tahrip eder. Bedenin enfeksiyon ve kanamalar karşısındaki direncini kırar.


    Yüksek dozda radyasyon hızla öldürür ya da şiddetliv tahribata yol açar. Hemen öldürmeyen düşük dozlar ise, yıllar sonra ölüm getirecek kanserleri ve diğer hastalıkları başlatır. Bilim adamları uzun süreli etkiler üzerindeki araştırmaları günümüzde de sürüyor.

    RADYOAKTİF ATIKLARIN ZARARSIZ HALE GETİRİLMESİ
    Nükleer santrallerde enerji üretimi sırasında, kullanılmış yakıtların işlenmesinde ve radyoaktif maddelerin tıp, endüstri, ziraat ve araştırmalarda kullanılmasında yan ürün olarak radyoaktif atık meydana gelir.


    Bunlar kullanma ömrünü tamamlamış radyoaktif kaynaklar olduğu gibi radyoaktif madde ile bulaşmış sıvı, katı ve gaz halindeki maddelerden oluşmaktadır. Oluşan bu radyoaktif atıklardan kendimizi, çevremizi ve gelecek kuşakları korumak için bunların zararsız hale getirilmesi gerekir.


    Ülkemizde nükleer santral ve kullanılmış yakıtların işlendiği tesis olmadığından oluşan radyoaktif atıklar düşük düzeyli atıklar grubuna girmektedir.


    Ülkemizde oluşan radyoaktif atıkların zararsız hale getirilmesi görevi TAEK’e verildiğinden, TAEK oluşan radyoaktif atıkları işleyen bir tesisi Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde kurmuştur.


    Bu tesiste sıkıştırılabilir radyoaktif atıklar, bir presle 200 litrelik variller içine sıkıştırılmakta ve sıkıştırılamayan katı atıklar ise özel makineyle 200 litrelik variller içinde çimento ile sabitleştirilmektedir.


    Sıvı radyoaktif atıklar kimyasal çöktürme işlemine tabi tutulduktan sonra oluşan çökelek, 200 litrelik varillerle çimentolaştırılmaktadır. Daha düşük düzeyli radyoaktif atıklarla dolan bu variller özel yerlerde muhafaza altına alınarak zararsız hale getirilmektedir.


    Ülkemizde oluşmayan yüksek düzeyli atıklar ise önce cam, seramik veya betonlaştırılarak sızdırmaz hale getirilmektedir. Sızdırma ihtimalini daha da azaltmak için bunlar korozyona dayanıklı birkaç tabaka metal ile kaplanarak adeta bir kapsül içine alınmaktadır. Daha sonra bu kapsüller yer kabuğundaki uygun jeolojik oluşumlar içine gömülmektedir.


    NÜKLEER ENERJİNİN AVANTAJLARI
    1-) Maliyeti ve çevreye etkisi ile kömürden iyidir.
    2-) Ulaştırması ve stok durumu ile doğalgaz ve kömürden kolaydır.
    3-) Nükleer reaktör teknolojisine geçişi ve teknoloji transferini kolaylaştırır.
    Dünyada çalışan ve inşaat safhasındaki nükleer santraller ve bu santrallerden elde edilen elektriğin o devletin elektrik üretimine oranları:


    Devlet Çalışan İnşaat Oran
    Litvanya
    2
    83
    Fransa
    57
    3
    77

    Belçika
    7

    57

    İsveç
    12

    52

    Slovakya
    4
    4
    45

    İsviçre
    5

    44

    Ukrayna
    16
    4
    44

    Tayvan
    6

    43

    Bulgaristan
    6

    42

    Macaristan
    4

    41

    Slovenya
    1

    38

    Ermenistan
    1

    36

    Kore
    11
    5
    36

    Japonya
    35
    2
    33

    İspanya
    9

    12

    Almanya
    20

    30

    Finlandiya
    4

    28

    İngiltere
    36

    26

    ABD
    110

    21

    Çek Cum
    4
    2
    20

    Kanada
    21

    16

    Rusya
    29
    4
    13

    İran
    2

    12

    Arjantin
    2
    1
    11

    G:Afrika
    2

    3

    Hollanda
    2

    5

    Meksika
    2

    5

    Hindistan
    10
    4
    2

    Romanya
    1
    1
    2

    Brezilya
    1
    1
    1

    Çin
    3
    2
    1

    Pakistan
    1
    1
    1


    *****
    Nükleer reaktörler her şeye rağmen insanlığa hizmet etmeye devam edecektir. Unutmayalım ki, kağnı ile otobüsü kıyaslarsak kağnının hiç kaza yapmadığını bilmemize ve kaza riskine rağmen otobüsü seçiyoruz. Çünkü uygarlık bunu gerektiriyor ve tüm önlemler alındıktan sonra hesaplı bir riski göze almamız gerekiyorsa, bunu uygarlığın faturası olarak kabul etmemiz gerekiyor. Milyonda bir civarında olan reaktör kazası ihtimali, reaktörün yararlarını bize unutturamaz.


    Gerçek odur ki, reaktör kazaları güvenlik sisteminin eksikliğinden değil, güvenlik sistemine rağmen oluşabilmektedir.


    Asıl korkulması gereken, nükleer reaktörler değil insanlığın sonu olacak nükleer savaştır.
     
  5. XLaw

    XLaw Tanınıyorum rank8

    Kayıt:
    26 Ekim 2008
    Mesajlar:
    348
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    16
    Şehir:
    GreunLand
    Güzel konu upp 8)