1. Reklam


    1. joysro
      ledas
      jungler
      keasro
      zeus
      karantina

Atatürk ve Köylü


  1. XianHun

    XianHun Bilgiliyim rank8

    Kayıt:
    2 Mart 2008
    Mesajlar:
    1.155
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    Pinarbaşi
    "Gel yardım et bana Nuri... Kaçalım köşkten..."

    Onun bu içtenlikli isteğine karşı çıkmak, büyük haksızlık olacaktı.
    "Tamam, sen planı hazırla, ben uygulamasını yaparım..."

    Atatürk ve Nuri Conker, birinin hazırladığı ötekinin uyguladığı plan
    sonunda Florya Köşkü ' nün tüm nöbetçilerini atlattılar ve köşkten
    kaçtılar.

    Altlarında, Nuri Conker' in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu
    akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece' ye doğru gidiyorlardı.

    Birden Atatürk' ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye
    takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanın sapına iyice yapışmış, toprakları
    yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep
    vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.

    Atatürk şoföre durmasını söyledi.

    İndiler. Köylüye seslendi:

    "Kolay gelsin Ağa!.."

    Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:

    "Kolay gelsin"

    "İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?" Köylü isteksiz
    konuştu:

    "Tanrı' nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. Kabahatin acığı
    bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi."

    "Bakıyorum, sabanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün
    yok mu senin?"

    "Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar."

    "Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı?"

    Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin..."

    Köylü güldü:

    "Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?"

    Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:

    "Kaymakama gitseydin."

    Köylü iyice güldü.

    "Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?" dedi.

    Atatürk konuşmayı sürdürdü.

    "E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini.... Onun
    işi bu değil mi?"

    Köylü Atatürk' ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın
    tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz. Kestirip attı:

    "Bırak şu sağırı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük.
    Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?"

    Atatürk sordu:

    "Adın ne senin Ağa?"

    "Halil... Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler..."

    "Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre."

    "Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa' ya çıkmış."

    "Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime
    göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun.
    Hadi kaymakam şöyle, vali böyle diyelim; e peki bir başvekil İsmet Paşa
    var bilir misin?"

    "Bilmez olur muyum, beyim?"

    "Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor. Florya Köşkü' ne
    iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini
    dökseydin ona... Herhalde çaresini bulurdu."

    "Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun.

    Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya...Tutalım
    ki kodular, koskoca İsmet Paşa' mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler
    ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağırın sağırı! Heç işitmez beni..."

    Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.

    "E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!" dedi

    "Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne,
    anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!.."

    Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.

    "Sen ne diyorsun bey?" dedi.

    "Mustafa Kemal Paşa Atatürk' ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü
    gerek... Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını
    kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?.."

    Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk' ten
    yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına
    gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı. Atatürk köylünün
    omuzuna elini koyarak,

    "Senden hoşlandım Halil Ağa" dedi.

    "Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir
    vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!.."

    Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.

    "Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez.
    Fakat bu, Devlet Baba' ya borçtur. Ödenmesi gerek... Otomobil hareket
    etti. Atatürk' ün canı sıkılmıştı.

    "Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!.." dedi. Dönüş yolunda
    Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder
    vardı.

    "Yahu çocuk, şu Halil Ağa' nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple
    çift sürüyor, hala da 'Devlet Baba' diyor. Ne mübarek millet, bu
    millet!.."

    Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:

    "Şimdi" dedi: "İstanbul' da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini
    telefonla bulacaksın!..

    Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile
    İsmet Paşa' yı bul, onlara da haber ver." Yaver odadan çıktı.. Atatürk,
    Nuri Conker' e döndü:

    "Şimdi sen de arabayla çIkıp o Halil Ağa' ya gideceksin. Ona benim kim
    olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. 'Seni sevdi, sana
    öküz alıverecek' diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al getir
    buraya."

    O akşam Atatürk' ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar,
    milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ' dan oluşan yirmi beş
    konuk vardı. Atatürk, "Bu akşam soframıza efendimiz gelecek" dedi.

    "Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum."

    Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk' ün kulağynabir şeyler söyledi.

    Atatürk "Buyursun!" dedi.

    Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında
    oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa' nın yer aldığını görünce,
    şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağ çözülmüştü. Atatürk onu görünce
    ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. Atatürk son
    konuğunu,

    "Hoş geldin Halil Ağa" diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki
    konuklarına tanıttı:

    "İşte beklediğimiz, Efendimiz" dedi.

    Nuri Conker, Halil Ağa' yı Atatürk' ün sağ başına oturttu, kendisi de
    yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten Conker'
    le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa' yı, bir yanında öküz, bir yanında
    merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl
    kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle
    dedi:

    " Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben
    sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana söylediklerini
    olduğu gibi tekrarlayacak."

    Halil Ağa' ya döndü:

    "Bak beri, Halil Ağa" dedi. "Sen bu akşam benim başmisafirimsin. Senin
    açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sonra
    sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım. Ama şimdi ben tarlada
    sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen
    tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:

    Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok
    mu senin?" Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk' ün ayağına kapanacak oldu.
    Atatürk önledi:

    "Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver."

    Soru- cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk almadan
    konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra. Atatürk sordu:

    "Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu
    değil mi?" Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa' nın ancak iki metre ötesinden
    kendisine bakıyordu. Nasıl desin?

    Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:

    "Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi
    duyurabilir miyiz ki..." "Olmadı bu, Halil Ağa... Bana dediğin gibi,
    dosdoğru..."

    "Böyle demedik mi beyim?.."

    "Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri' ye. Nuri,böyle mi
    dedi bize Halil Ağa?"

    Nuri Conker karşılık verdi. "Hayır Paşam!.."

    "Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen, vali
    neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi söyle." Halil Ağa
    kekeleyerek konuştu:

    "Köylük yerinde bizim dilimiz sağır demeye alışmıştır, paşam" dedi.
    "Kusura kalma gayri..."

    Atatürk gülmeye başladı:

    "Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa... Ama şimdi diplomatlık
    sırası değil, doğruyu konuşacağız... Söyle bana, orada dediğin gibi..."

    Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:

    "Şaşırmıştım, ağzımdan yanlışlıkla 'Bırak bu sağırı' diye bir laf kaçırmışım..."

    Sofrada gülüşmeler başlamıştı.

    "Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:

    "E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?"

    Halil Ağa İsmet Paşa' nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:

    "Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün..."

    Atatürk Halil Ağa' yı durdurdu.

    "Bırak şimdi övgüleri" dedi. "Ben lafın gerisini getireyim: Tamam öyleyse,
    hemen her hafta İstanbul' a geliyor, Florya Köşkü' ne iniyor, köşk de
    şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Herhalde
    bir çaresini bulurdu."

    Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:

    "Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da Şanlı paşamıza öküzümüzü mü
    yanacağız!.."

    Atatürk' ün sesi iyice sertleşti:

    "Beni uğraştırma, Halil Ağa" dedi. "Erkek adam sözünü yalamaz.
    Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!.."

    Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:

    "Şanlı Paşamıza da sağır dedikti ya..."

    "Yalnız sağır değil, 'sağırın sağırı' değil miydi?"

    Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:

    "Öyle dedikti paşam, doğrusun!.." diyebildi.

    Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine
    getirdi.

    "Son soruyu sorayım şimdi" dedi. "Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git."

    "Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne,
    anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?"

    "Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir,
    halimi dinler."

    "Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla." Halil Ağa birden diklendi.
    Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk' ün
    gözlerinin içlerine bakarak konuştu.

    "İşte bunu demem Paşam" dedi. "Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!"
    Atatürk gülmeye başladı:

    "Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor." dedi. "Mustafa Kemal Paşa
    Atatürk' ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek demiştin,
    yanılmıyorsam. 'Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını
    kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek' demiştin." Halil Ağa'
    nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Tam kesilmiş, duruyordu. Atatürk
    konuşmasını içtenlikle sürdürdü:

    "Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri' demeye getirdin ya fazla
    üstelemeyeyim" dedi.

    "Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa... Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu
    anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet... Yani, biri Başbakan,
    ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler
    diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen
    sıvanırlar, İsviçre' den mi olur, İtalya' dan mı olur, Fransa' dan mı,
    velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe' ye çevirtirler, sonra
    basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi' ne... Bu Millet Meclisi
    dediğim, şu alt baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun bunlara
    gelir.

    Bunlar da 'hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca
    zorlanmama gerek yok' derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir
    kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağa' nın
    öküzünü çeker, satar... Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda
    öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim
    zorlaşırmıs, kimin umurunda... Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar,
    işitirim, tasalanırım ! E, hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa... Sen
    benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için
    içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana 'sarhoş' der..."

    Halil Ağa' nın dili çözülmüştü:

    "Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir...

    Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer..."

    Atatürk sordu:

    "Peki sen de içer misin?"

    "Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!.."

    Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi kadehini
    Halil Ağa' ya uzattı:

    "Hadi bakalım Halil Ağa" dedi. "Sağlığına içelim."

    Halil Ağa, "Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam, sağlık
    düşürsün" dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını kenara çevirdi, eline
    verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış , gözleri
    parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak

    Atatürk'e döndü:

    "Yunan' ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. Benim gibi
    bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez
    ki... Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem..."

    Halil Ağa Atatürk' ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu sıkıca
    tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu kez, Atatürk' ün
    ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: "Bayrağımız gibi sen de
    başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri senin
    ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!.."

    "Yemek yemedin!.."

    "Yemek kolay... Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim."

    Atatürk Nuri Conker' e işaret etti.

    Conker kalkıp Halil Ağa' nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce
    Atatürk'ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri
    çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:

    "Efendimizin halini gördünüz mü beyler?" dedi. "Devlet size böyle
    davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu... Şimdi bu
    adam milletin karşısında 'adam olmak,' bize düşüyor!.."

    Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk' ten ayıramıyordu:

    "Halil Ağa' nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya
    da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa' nın öküzünü
    satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız... Böyle bir kanun yaptıksa,
    memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer
    yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak
    lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay
    İstanbul'da geçiyor. Bunun Van' ı var, Bitlis' i var, kıyı bucak ilçesi
    var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!.."

    Derleyen: Hanri Benazus - Bütün Dünya

    Kaynak: İsmet Bozdağ' ın "Atatürk' ün Sofrası"
     
  2. EFendi

    EFendi Bilgiliyim rank8

    Kayıt:
    17 Şubat 2007
    Mesajlar:
    1.497
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    St.Tropez
    off topic'e taşınmıştır :arrow:
     
  3. lastturk_

    lastturk_ Bilgiliyim rank8

    Kayıt:
    13 Nisan 2007
    Mesajlar:
    2.041
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Teşekkürler