1. Reklam


    1. joysro
      ledas
      jungler
      keasro
      zeus
      karantina

Allah Rızası İçin AciL Yardım !!


  1. BeachBoy

    BeachBoy Tanınıyorum rank8

    Kayıt:
    29 Eylül 2007
    Mesajlar:
    338
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    arkadaşlar biyoloji hocasının haftasonu için verdiği ödevi unutmuşum yardım edebilirseniz çok sevinirim inanın zamanım olsa araştırırdım ama zaman çok az lütfen yardımm edinn !!

    1_) Kök hücreleri nerede bulunur ?
    2_) Biyolojik mücadele nedir ?
    3_) Tek hücre proteyini nedir? hangi amaçla üretilir ?
    4_) Kök hücre neden önemlidir ?
    5_) Gen klonlanmasının basamakları nelerdir ?
    6_) DNA parmak izi nedir ? nerelerde kullanılır ?
    7_) Rekombinant DNA nedir ?
    8_) trans genetik organizma nedir

    Arkadaşlar her biri yarım sayfayı geçmezse çok memnun olurum kısa kısa olursa size minnettar kalırım yardımlarınız için şimdiden hepinize sonsuz teşekkürler...
     
  2. BeachBoy

    BeachBoy Tanınıyorum rank8

    Kayıt:
    29 Eylül 2007
    Mesajlar:
    338
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    ya arkadaşlar lütfen yardım edin ödev yarına Sad
     
  3. BeachBoy

    BeachBoy Tanınıyorum rank8

    Kayıt:
    29 Eylül 2007
    Mesajlar:
    338
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Kimse YOK Muuuuuu !!?? ??!!
     
  4. BaTTeRST_

    BaTTeRST_ Bilgiliyim rank8

    Kayıt:
    29 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    2.562
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Meslek:
    ceyrancı(öğrenci)
    Şehir:
    Jigsaw frower
  5. DoNJuaN

    DoNJuaN Old School olduser rank8

    Kayıt:
    22 Eylül 2007
    Mesajlar:
    1.850
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    oTToMaN_TuRK
    abisi anlasak da yardım etsek keske Sad
     
  6. Punsier

    Punsier Öğretiyorum rank8

    Kayıt:
    13 Mart 2007
    Mesajlar:
    795
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Kök hücre nerede bulunur?

    Özellikle dört yerde daha fazladır: yeni doğan bebeğin kordon kanında; süt dişlerinde; kemik iliğinde ve uyarılmış çevresel kanda.

    Kök hücresi tedavisindeki en büyük zorluklardan bir tanesi uygun bir bağışcı bulmaktır. Uygun bağışcı bulunsa dahi, cerrahi işlemle kemik iliğinin alınması riskli ve pahalı bir süreçtir. Oysa çocukların süt dişleri, kolaylıkla kök hücresi elde etmek için ideal bir kaynaktır. Çünkü herhangi bir cerrahi işlem gerektirmez ve 5 ila 13 yaş arasında kendiliğinden düşen 12 uygun süt dişi bulunmaktadır. (alt ve üst kesici ve kaninler)


    Süt dişlerinin hücreleri, kök hücreleri gibi davranırlar: hızla çoğalırlar, sinir benzeri hücreler halini alabilirler. Bu hücreler, süt dişi kaynaklı multipotent kök hücreler SHED (Stem Cells from Human Exfoliated Decidious Teeth) olarak adlandırılmaktadır. Bilim adamları, sütdişi kök hücrelerinin, yetişkin hücrelere nazaran tam gelişmemiş olmasından dolayı, çok daha fazla doku tipi oluşturma potansiyeline sahip olduğuna inanmaktadır.

    Hayat kurtarma potansiyeli olan bu kök hücreleri korumaya almaktan daha mantıklı ne olabilir?
     
  7. Punsier

    Punsier Öğretiyorum rank8

    Kayıt:
    13 Mart 2007
    Mesajlar:
    795
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    BİYOLOJİK MÜCADELE:
    Zararlı bir organizmayla,bunun düşmanı olan başka bir canlıdan faydalanmak suretiyle yapılan savaşa denir..Su birikintilerine larva yiyen balık, sineklerin üreme yeteneğini bozan formülasyonlar atma gibi tedbirlerdir.Yani zarar veren canlıyı ortamdan yok etmek için ,mevcut canlıyı yiyerek beslenen başka bir canlıyı ortama yerleştirmektir.
    Biyolojik mücadele,tabii dengenin tesisine yardımcı olur.ileriye dönük kalıcı sonuçlar verir.Dezavantajı ise uzun zaman almasıdır.Kimyasal mücadele,Hem çevre ve insan sağlığına zarar verdiği hemde zararlıların bunlara karşı dayanıklılığı kazandığı görülmüştür.Kimyasal savaşın Biyolojik mücadele programı ile birlikte yürütülmesi çoğu zaman oldukça risklidir.Bu sebeple biyolojik mücadele programının tavsiye edilmesi veya başarısız kaldığı dönem ve alanlarda tamamlanması için Biyoteknik yöntemler kullanılır.Biyoteknik yöntemlerden biri olan FEROMON' da amaç,hedef türü,çevreye ve diğer canlılara zarar vermeden kontrol altına almaktır.

    BİYOLOJİK MÜCADELE UYGULAMASI:
    1-KISIRLAŞTIRMA 2-FEROMON 3-ATRAKTAN
    BİYOLOJİK KONTROL YÖNTEMLERİ
    1~ PATOJEN AJANLARIN KULLANILMASI;
    -Bacil menşeyli ilaç uygulamaları,
    -Bazı bakteri,virüs ve mantarların kullanılması(Henüz araştırma aşamasındadır)
    2~ PREDATÖRLER;
    -Kuş,kurbağa,kertenkele ve bazı balıklar
    3~ YAPAY GENETİK DEĞİŞİKLİKLER
    -Gelişmeyi düzenleyen hormon esaslı ilaç uygulamaları
    -Bacil esaslı biyolojik kontrol ilaçları:
    1)Bacillus sphericus
    2)Bacillus thurigiensis:Şu özelliklerden dolayı B.thurigiensis dünyada en çok tercih edilen biyolojik ilaçtır.
    ---Hedef seçici özelliği vardır(yalnız sivrisinek larvalarına etkilidir)diğer canlılara toksik etkisi yoktur,
    ---Hedef canlılar B.thurigiensis’e direnç göstermezler,
    ---Doğal besin zincirini olumsuz etkilemez,
    ---Çok kısa zamanda etkisini gösterir ve parçalanarak birikime neden olmaz.
    -Predatörler:
    Doğal denge içerisinde bazı sucul kuşlar, Gambusia gibi etçil balıklar,kurbağalar larvalarla beslendiklerinden zaralıların üreyip çoğalmasını dengelerler.
    ~ Gelişmeyi düzenleyici hormonlar:
    Başkalaşım dönemine sahip zararlının;
    -Herhangi bir döneminden bir üst dönemine geçmesini engelleyen Gençlik hormonları,
    -Başkalaşım döneminde gömlek değiştirmesini engelleyen Kitin hormonları.

    BİYOLOJİK MÜCADELENİN ÖZELLİKLERİ:

    AVANTAJLARI:

    YAN VE ART ETKİLERİNİN OLMAYIŞI:İnsan,Hayvan,Bitki ve faydalı organizmalarda herhangi bir zarar meydana gelmez.

    EN AZ MASRAFLA EN İYİ SONUCUN ALINABİLMESİ:Biyolojik mücadelede,nakil için başlangıçta önemli bir masraf olur,ilerki yıllarda bu masraf azalır.

    DEVAMLI/ETKİ (ETKİNİN İDAME OLMASI):İlk tesisten sonra yok denecek bir masrafla kendi kendisini devam ettirebilme özelliği vardır.Mekanik ve Kimyevi mücadelede etki,ancak bilfiil yürütüldüğü zaman olur.

    ZARARLILARDA DAYANIKLILIK VE BAĞIŞIKLIĞA YOL AÇMAMASI:Biyolojik mücadelede bu önemli bir avantajdır.

    DOLAYLI FAYDALAR SAĞLAMASI: a)Konuk zararlıyı direk öldürür, b)Üreme gücünü azaltır, c)Gelişiminde dengesizlikler yaratır. d)Zararlının direncini kırma,ve hassasiyet oluşmasını sağlar.

    DEZAVANTAJLARI:

    BAŞLANGIÇTA RİSK TAŞIMASI:

    NETİCENİN GEÇ ALINMASI:

    BİYOLOJİK MÜCADELEDE BAŞLANGIÇ: İlk olarak faydalı türün korunması ve sonrada güçlendirilmesi esas alınmalıdır.Bu süreyi beklerken zararlı alyhine dönüşen durumlarda,zararlının yoğunluğu artar.Mücadele Başlangıç süresi ,3 yıl tesbit edilir(3 generasyonluk süre) Bu süreler zarfında düşman çoğalıp istenen seviyeye çıkar.tek risk "Başlangıç Riski"dir.Buda ekonomik kayıptır.Son 5 yılın istatistik verilerine göre mücadele faaliyet oranları şu şekildedir. A)MEKANİK MÜCADELE(%65), B)KİMYASAL MÜCADELE (%21), C)BİYOLOJİK MÜCADELE (%12). D)BİYOTEKNİK(FEROMON)MÜCADELESİ (%2) dir.

    BİYOTEKNİK(FEROMON)MÜCADELESİ:

    UYARMA KAYNAĞI:

    A)FİZİKSEL : Ses titreşimi ve elektromanyetik radyasyon uygulamaları.

    B)KİMYASAL:Tat alma,Koku alma,Gaz ile zararl duyu organları ile uyarılır.Koku bırakılarak doğrudan uyarılması sağlanır.

    BİR ARAYA GETİRİCİ FEROMONLAR:

    A)CİNSİYET FEROMONLARI:Türün yalnız bir cinsiyeti tarafından salgılanıp öteki cinsi cezbeder. (Erkek-------> Dişi) ,veya (Dişi--------->Erkek) şeklinde uygulanır.

    B)TOPLANMA FEROMONLARI:Türün her iki cinsiyeti üzerinde de etkili olan (Yine bir cinsiyet tarafından salgılanan (Erkek------->Dişi ve Erkek), veya (Dişi----->Dişi ve Erkek) şeklinde uygulanır.

    FEROMON'un Kaynağı ,Yeni erginleşmiş dişi böcekten veya sentetik olarak laboratuar ortamında üretilir.

    TARIMDA FEROMON:

    Direk etki,Yaprak biti türlerinde alarm feromonu bulunmuş Corniclerinden salgı yaparlar.Feromon ile alarma geçiren yaprak biti Kolonilerinin kendisini yere atması veya bulunduğu bitkiyi terk etmesini sağlar.

    İndirek Etki,Zararlı böcek populasyonunu tayin etmede uygulanır,sex feromonları indirek uygulanır.

    FEROMON NEDİR? :

    Feromon bir böcek türünün,kendi bireyleri arasında haberleşmelerinde kullandıkları Kokudur.Feromon böcekler arası kimyasal konuşma dilidir.Çiftleşmeye hazır bir dişi böceğin salgılamış olduğu kokuyu duyan erkek böcek,kokunun izini takip ederek dişiye ulaşır.işte bu koku seks Feromonudur.

    Bilim adamları Feromonların kimyasal yapılarını çözebilmek için ilk etapta çeşitli böcek türlerinden çok sayıda toplayıp Laboratuvar ortamında böceklerin salgıladıkları kokuların kimyasal yapılarını öğrenmişlerdir.Bilim adamları Feromonların kimyasal yapılarını elde ettikten sonra bu kokuların türe bağlı olarak farklılıklar gösterdiğini görmüşlerdir.

    BUNA BAĞLI OLARAK HER BÖCEĞİN FEROMONU BİRBİRİNDEN FARKLIDIR.:

    Yıllar süren araştırmalar sonunda Bilim adamları türden türe farklı olan feromonları tanımlamalarının yanısıra,Feromonları Laboratuvarda "SENTEZ ETME" Başarısına ulaşmışlardır.Sentaz edilen Feromonlar,çeşitli maddelere emdirilerek tuzaklarla birlikte mücadele edilecek ortama asılarak denemeler yıllar sürmüştür.Son olarak gelinen noktada,mevcut bilgiler ışığında bir çok böceğin Feromonu bulunmuştur.Bu bizlere zararlı böceklerin haberleşme dünyalarına girmeyi ve onları tuzaklara çekerek zararlarını en aza indirme şansını vermiştir.Entegre zararlı mücadelesi,zararlı davranışları ve Popülasyonları konularında fazla bilgi gerektirmektedir.Zararlının ne zaman ve nerede ortaya çıktığını bilmek,hangi yaşam evresinde olduğunu görebilmek zararlılarla mücadelede ve sonraki tehditlerde çözümlere kolay ve ucuz bir şekilde ulaşmamızı sağlar.Her geçen yıl dünyada çeşitli zararlılar hakkında çeşitli kimyasal zehirler karşı reziztans (Yani,Bağışıklık)geliştirdikleri veya,çok bilinen bazı kimyasal zehirlerin mücadelede daha az etkili olmaya başladığı görülmektedir.Orman,Tarım,Depolanmış ürünler,Ev ve Bahçe zararlılarına karşı mücadelede Alternatif,Çevreye,İnsana zararlı olmayan,Ucuz ve Başarılı Altarnatif yöntemlerin kullanılması kaçınılmaz bir hal almaya başlamıştır.Bu avantajlara haiz bir metot olan Feromonlarla Zararlı Böcek Mücadelesi dünyada ve ülkemizde hızla gelişmektedir.

    YÖNTEMLER VE UYGULAMA METOTLARI ? :

    Laboratuar ortamında sentez edilen ve böceklerin salgıladığı kokunun kopyası olan Feromon'lar "DİSPENSER" denilen ve kokuyu atmosfere yayan maddelere emdirilirler.Elde edilen Feromon Dispenserleri ile mücadelede amaca ve ihtiyaca göre dört ana yöntem kullanılır.

    1-ERKEN UYARI (MONITORING) :

    Erken uyarı böceklerin pupa evrelerinden sonra hangi zamanda ergin olup uçmaya başladıklarını tesbit için kullanılır.Böceklerin uçma zamanlarını tesbit etmek mücadele yapan için büyük faydalar sağlar.Zararlının gerçekten var olup olmadığını görür.Eğer varsa ilaçlama yapılacak zamanın tam ve kesin tarihi ortaya çıkar.ve böylece çok sayıda ilaçlama tekrarı gerektirmez.

    2-KARIŞTIRMA (CONFUSION) :

    Zararlılar ergin olduktan sonra çiftleşmek için dişinin salgılamış olduğu kokuyu ararlar,ancak ortamda çok kaynaklı bir koku varsa dişiyi bulmaları güçleşir.Mücadele yapılacak ortama asılan çok sayıdaki Feromon Dispenserinden yayılan kokular nedeniyle zararlı dişiyi bulamayarak çiftleşme gerçekleşmez ve böcek zararı ortadan kalkmış olur.

    3-ÇEK-ÖLDÜR (ATTRACT-KILL) :

    Tuzağa çekilen böceklerin tuzak içine konulmuş Pestisit'lerle(Kimyasal İlaç) öldürülmesine dayanan bu metotta,tuzağa çekilerek hapsolan erkek bireyler temas etkili pestisitlerle yok edilirler.

    4-TOPLU TUZAKLAMA (MASS TARPPING)

    Hangi alanda kullanılacak olursa olsun toplu tuzaklama yönteminde Feromon Dispenseri ve tuzaklar mücadele alanına tavsiye edilen miktarlarda asılarak gerçekleştirilen metottur.en çok kullanılan ve bilinen bu metotta böcekler toplu olarak tuzaklara hapsedilerek zarar vermeleri önlenir.

    FEROMON'LA MÜCADELENİN AVANTAJLARI NELERDİR ? :

    1-FEROMONLAR TAMAMİYLE ZEHİRSİZ-NON TOXİC MADDELERDİR.ÇEVREYE,İNSANA,BAŞKA CANLILARA VE ATMOSFERE ZARAR VERMEZLER.

    2-FEROMON'LAR TÜRE ÖZGÜ CEZBEDİCİ VE ÇEKİCİ KOKULAR OLDUKLARINDAN DOĞADAKİ DİĞER CANLILARI ZARAR VERMEZLER.KİMYASAL MADDELERİN SEÇİCİ OLMAMASI KADAR FEROMON'LAR SEÇİCİ BİR MÜCADELE METOTUDUR.HEDEF CANLI DIŞINDA HİÇ BİR ORGANİK YADA İNORGANİK MADDEYE ZARAR VERMEZLER.

    3-FEROMON'LAR MÜCADELE EDİLECEK ZARARLININ VARLIĞININ YADA YOKLUĞUNUN ORTAYA ÇIKMASINDA ROL OYNAR.BUDA BOŞUNA YAPILACAK İLAÇLAMA İŞİNDEN MÜCADELE YAPANI KURTARMIŞ OLUR.

    4-UYGULAMASI OLDUKÇA BASİTTİR.İLAÇLAMAYA GÖRE OLDUKÇA KISA VE GÜVENLİ BİR İŞLEMDİR.

    5-UÇAKLA İLAÇLAMANIN DAHİ MÜMKÜN OLMADIĞI,ARAZİ ŞARTLARININ ÇETİN OLDUĞU YERLERDE KULLANIMI MÜMKÜNDÜR.

    6-BİR ÇOK MÜCADELE YÖNTEMİNE GÖRE UCUZ BİR YÖNTEMDİR.

    7-İLAÇ KULLANILMADAN ÜRETİLEN TARIM ÜRÜNLERİNİN DEĞERİ DIŞ VE İÇ PAZARDA ARTACAĞINDAN,FEROMON YÖNTEMİ İLE ZARARLI BÖCEK MÜCADELESİ ,KATAGORİSİNDE TEK VE VAZGEÇİLMEZ BİR UYGULAMA YÖNTEMİDİR.
    FEROMONLARIN ZARARLI BÖCEKLERLE MÜCADELEDE KULLANILMASI
    1. GİRİŞ

    Feromonlar böceklerde bir türün bireyleri tarafından dışarıya salınan ve o türün diğer bireyleri tarafından hissedilerek reaksiyon göstermelerine sebep olan kimyasal maddelerdir. Bu maddeler; cinsel cezbedici, buluşma, dağılma, alarm verme, yol veya sınır belirleme, tat uyarması, dişilerin üreme faaliyetlerinin engellenmesi gibi etkilerine göre sınıflandırılabilir. Bunların arasında cinsel cezbedici hormonlar bitki koruma alanında büyük ölçüde kullanılmaktadır. Dişi böcekler bu feromonu çiftleşmeye hazır olduklarını belli etmek ve erkeklerin kendilerini bulabilmesi için salgılarlar. Bu maddeler hava hareketleri ile taşınırlar ve erkeklerin antenleri aracılığıyla algılanırlar.

    Feromonlar Entegre Zararlı Düzenlemesi Programı’nın elemanlarından biridir. Etkileri çok eskiden beri bilinmekle beraber ilk olarak BUTENANDT (1954) tarafından ipek böceklerinin koku salgı bezlerinden elde edilip, tanımlanmış ve erkekleri çektiği belirlenmiştir (SEREZ 1983). Daha sonraki yıllarda birçok böceğe ait feromonlar izole edilip tanımlanmıştır. Günümüzde feromonlar sentetik olarak üretilmekte ve bu iş için geliştirilmiş tuzaklarda çekici olarak kullanılmaktadır. Zararlı böceklerle mücadelede feromonlardan yararlanmak üzere üç metot geliştirilmiştir. Bunlar; gözlem ve erken uyarı, kitle tuzaklama ile çiftleşmeyi engellemedir.
    2. GÖZLEM VE ERKEN UYARI (MONITORING)

    Feromonlar zararlı böcek türlerinin varlığının, biyolojilerinin belirlenmesinde ve uygun mücadele zamanının tespitinde yaygın şekilde kullanılmaktadır. Bunun için tuzağın şekli de önemlidir. Hedef böcek türüne uygun olacak tuzak tipleri (yapışkan yüzeyli, su yüzeyli, delta tipi, kelebek tipi, funnel tipi vs.) geliştirilmiştir. Tuzağın büyüklük ve çeşidi hedef böceğin davranışına da bağlıdır. Bu tuzakların en önemli kısmı çekici maddeyi kontrollü şekilde salan dispenserlerdir. Arazide 1 mg veya daha az feromon ihtiva eden dispenser bir ay veya daha uzun süre hedef böceği çekmeye devam edebilir. Belli dönem boyunca yakalanan böcekler sayılarak zararlının varlığı, uçuş ve populasyon yoğunluğu bilgileri elde edilebilir. Bu bilgiler önceki yılların verileriyle karşılaştırılıp değerlendirilerek ilaçlamaya karar vermede kriter olarak kullanılır. Bu bilgilerin yorumlanmasında dikkatli gözlem ve tecrübe başarı için çok önemlidir.

    Tahıl ve otsu bitkilerde zararlı olan Spodoptera exempta’ya karşı seks feromonu ihtiva eden tuzak ağı kullanımıyla Doğu Afrika’da başarılı sonuçlar alınmaktadır. Diğer taraftan Avrupa ve ABD’de, depolanmış ürünlerin böcekten (Ephestia, Plodia, Sitotroga ve Trigoderma türleri) korunması için feromon tuzaklarıyla gözlem ve erken uyarı hizmeti verilmektedir.

    Feromonların kullanımıyla İngiltere’de önemli bir zararlı olan Cydia nigricana’nın populasyon artışına ilişkin tahminlerde oldukça başarı sağlanmıştır. Önceleri ürün üzerinde yumurta araştırarak gözlem yapılırken, 1977’den beri bu amaçla feromon tuzakları kullanılmaktadır. Buna benzer bir uygulama dünyanın çeşitli yerlerindeki meyve bahçelerinde Laspeyresia pomonella’ya (Elma iç kurdu) karşı yapılmaktadır. Ülkemizde zararlı böceklere karşı feromonlu tuzaklar ile erken uyarı denemeleri 1980’li yıllarda Bornova Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü tarafından başlatılmıştır. Günümüzde değişik yörelerde önemli zararlılar olarak kabul edilen (Laspeyresia pomonella, Lobesia botrana, Dacus oleae, Prays oleae, Rhagolatis cerasi, Heliotis helicoverpa, Quadraspidotus pernicious, Ostrinia nubilalis, Agrotis ipsilon Heliotis zea vs.) türlere karşı erken uyarı amacıyla feromonlu, cezbediciler ve renkli görsel çekici tuzaklar yaygın şekilde kullanılmaktadır (SEREZ 2001).
    3. KİTLE TUZAKLAMA

    Populasyon yoğunluğu düşük olduğunda, hedef böceğe özgü feromonlu tuzaklarla zararlının yoğunluğu çok daha azaltılabilir. Başarı için böcek populasyonunundan yakalanması gerekli miktarı ve gerekli tuzak sayısının iyi belirlenmesi gereklidir.

    Yüksek bir yakalama oranı, Lepidoptera türlerinde özellikle erkekler yakalandığı için önemlidir. Mücadelenin başarılı olması için erkeklerin %80-95’inin yakalanmasının gerektiği hesaplanmıştır. Pratikte farklı türler için tuzak yoğunluğu hektarda 1 ila 700 arasında olabilir. Tuzak sayısındaki üst limit maliyet ve tuzak ağının devamlılığına göre belirlenir. Kitle tuzaklaması orman, meyve bahçeleri ve tarım arazilerinde çok çeşitli böcek türleri için yapılmaktadır.

    Çankırı Orman Fidanlığında bir Lepidopter olan Sciapteron tabaniformis zararlısına karşı funnel tipi tuzaklarda (30 adet/ha ), türe özgü eşeysel çekici feromon kullanarak kitle tuzaklama denemesi uygulamış, %63,9’luk bir etkinlik sağlanabilmiştir. Bu çalışmaya göre; izole olmayan kavaklıklarda feromonlu tuzakların gözlem ve erken uyarı için amacıyla kullanılmasının daha faydalı olacağı sonucuna varılmıştır (ŞİMŞEK 1998).

    Her iki cinsi de çektiğinden Coleoptera türlerine karşı kitle tuzaklama programları daha başarılı şekilde uygulanmaktadır. Buna en iyi örnek kabuk böceklerine karşı alınan sonuçlardır; 1979 yılında İsveç ve Norveç’te Ips typograhus’a karşı kitle tuzaklama projesi yürütülmüş, toplam 320 bin tuzak kullanılarak 1,6 milyar böcek yakalanmış, ölen ağaç sayısında önceki yıllara göre büyük azalma olmuştur (SEREZ 1983). Türkiye’de ilk feromon denemeleri Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Picea abies ormanlarında Ips sexdentatus kabuk böceğine karşı başlatılmış olup, araştırma ve uygulama faaliyetleri genişleyerek devam etmektedir. Artvin ormanlarında ladinlerde zarar yapan Ips typographus’a karşı 2001 yılında feromon tuzak denemeleri yapılmış, sonuçta Kanada tipi hunili tuzakların ve “Almanya –Trifolia M” menşeli preperatların kullanımı önerilmiştir. Ayrıca aynı ormanlarda 1998 -2001 yılları arasında toplam 20 bin adet tuzak kullanılarak 50 milyon civarında böcek (Tuzak başına ortalama 2500 adet) toplanmıştır (ALKAN 2001).

    Hedef böceğe göre farklı tuzaklar geliştirilmiştir. Örneğin kabuk böcekleri için; boru, körüklü boru tipi, hunili, radyötör tip gibi çok çeşitli tuzaklar kullanılmaktadır. Etkili bir tuzak ağı kurmanın maliyeti ve zorluğu kitle tuzaklamada genel bir sorundur. Ayrıca, tuzak materyalinin, çalınarak kaybolma riskini azaltacak malzemeler seçilmesine dikkat edilmelidir.
    4. ÇİFTLEŞMEYİ ENGELLEME

    Çiftleşmeyi engelleme; böceğin bulunduğu sahada çiftlerin buluşmasını, engelleyecek sentetik feromonların kullanılmasıyla yapılır. Korunacak alanda hedef böcek için feromon salgılayan çok sayıda dispenser yerleştirilir. Bu dispenserlerden yeterli yoğunlukta feromon konsantrasyonu sağlanarak doğal feromon maskelenir ve erkeklerle, dişilerin buluşması, böylece doğurganlıkları engellenir. Mücadele için sahadaki feromon konsatrasyonu birkaç hafta yeterli düzeyde tutulmalıdır.

    Teorik olarak çiftleşmeyi engelleme, sahte ize yönlendirme veya şaşırtmayla yapılabilir. Denemelerde üç tip dispenser, feromon salınma oranında tatmin edici sonuçlar vermiştir. Bunlar, içi boş plastik lifler, küçük ince plastik yaprak ve mikro kapsüllerdir.

    Plastik lifler 10 mm boyunda, 0,2 mm çapındadır, feromon lifin içindeki boşluğa konur ve lifin uçlarından birisi açık bırakılarak kontrollü salınması sağlanır.

    Plastik yaprak formülasyonunda, plastikten imal edilmiş koruyucu özelliği olan iki tabakanın ortasına feromon yerleştirilmiştir. Plastik dış tabaka güneş, oksidasyon ve hidrolizden koruma özelliği yanında, içindeki feromonun kontrollü şekilde salınmasını sağlamaktadır. Bu çeşit preperatlar kare, şerit, bant, pul, konfeti gibi değişik şekillerde üretilerek kullanılmaktadır. Bu preperatlar uçakla veya yerden deposunda özel yapıştırıcı ilave edilmiş püskürtme sistemi ile serpilerek, arazide bitkilerin yapraklarına yapışmaları sağlanır (FLINT ve DOANE 1996).

    Üçüncü formülasyon tipi feromonun jelatin, poliüretan veya poliamid gibi maddelerden oluşan mikro kapsülün içine konulmasıyla elde edilir. Bunda feromonun salınma oranı, çeperin yapısı, kalınlığı ve içindeki maddenin bileşimine göre değişir. Bu formülasyon tipi çok miktarda ve kolaylıkla imal edilip, ilave yapıştırıcıya ihtiyaç duyulmadan uygulanabilir. Her üç formülasyon ABD, Latin Amerika ve Mısır’da Pectinophora gossypiella (Pembe pamuk kurdu)’ya karşı 3-10 g/ha oranlarında kullanılmış ve başarılı sonuçlar alınmıştır (CAMPION ve VEIGH 1984).
    5. SONUÇLAR

    Feremonların, zararlı böceklerle mücadelede etkili oldukları durumlarda, özellikle faydalı böceklere zarar vermeyişleriyle klasik insektisitlerle mücadeleye nazaran avantajları bulunmaktadır. Ancak, seçici olmaları nedeniyle tek bir böcek türüne karşı kullanılabilmektedir. Aynı sahada birkaç tür zararlı olması durumunda geniş spektrumlu insektisit kullanımı tercih edilmektedir.

    Feromonla doğrudan mücadelede başarı, ergin böcekler arasındaki çiftleşmenin azaltılmasına ve mücadele sahasının dışından gelerek yumurta bırakacak döllenmiş dişilerin sayısının azaltılmasına bağlıdır. Feromonla mücadelede faydalı böcekler işlevlerini zarar görmeden sürdürebildiklerinden, feromonlar Entegre Zararlı Düzenlemesi programlarının en önemli unsurlarındandır. Diğer taraftan feromon tuzaklarının da yer aldığı, erken uyarı istasyonlarıyla zararlıların populasyon yoğunluğu ile muhtemel zarar düzeyleri önceden tahmin edilebildiğinden, insektisit uygulaması daha az sayıda ve en uygun zamanda yapılabilmektedir.
     
  8. Punsier

    Punsier Öğretiyorum rank8

    Kayıt:
    13 Mart 2007
    Mesajlar:
    795
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Dünyadaki protein yetersizliğine yanıt arama çalışmalarında,insan ve hayvan beslenmesinin temel öğelerini oluşturan protein,lipid,karbonhidrat,vitamin ve mineral maddeleri basit organik ve anorganik maddelerden hızlı bir şekilde sentezleyebilme özelliğine sahip olan mikroorganizmalar giderek önem kazanmaktadır.Özellikle mikrobiyal üretim sonucu oluşan biyomasın protein içeriğinin yüksek olması ve üzerinde çalışılmış olan bir çok mikroorganizma türünün temel aminoasitlerini içermesi,bu yönde yapılan çalışmaların önemini daha da arttırmıştır.
    Bu nedenle besin endüstrisi ve tarımsal artık ve atıkların bugün dünyamızda,yurdumuzda önemli bir sorun haline gelmiş bulunan çevre kirlenmesinin önlenmesi açısından,substrat olarak kullanımı yalnızca arıtma işlemleri yerine mikrobiyal parçalanma ile hem buna çözüm bulmak hem de sonuçta ekonomik değeri olan bir ürün elde edebilmeyi amaçlamaktadır.
    Bu gibi artıkların tek hücre proteini üretiminde substrat olarak kullanılması hem artıkların sorun olmasını önleyecek,geliri arttıracak hem de sonuçta besin yetersizliğini çözüm getirecek kaynaklardan birisini oluşturacaktır.


    2.TEK HÜCRE PROTEİNİ VE KULLANIM ALANLARI
    Besin proteini elde etmek amacıyla;bakteri,maya,alg,fungus gibi mikrobiyal hücrelerin üretilmesiyle elde edilen ürüne tek hücre proteini adı verilmiştir. Tek hücre proteinine biyomas,biyoprotein,mikrobiyal protein gibi isimler verilmektedir.
    Tek hücre proteini %50-%85 saf protein içeren konsantre bir üründür.(Taylor ve Serior,1978) Tek hücre proteini yüksek aminoasit içeriğine sahiptir. Sindirilebilir ve biyolojik yöntemlerle elde edilebilir. Ayrıca çeşitli mineralleri,vitaminleri,karbohidrat ve lipidleri de içermektedir. Tek hücre proteini ile yapılan aminoasit analizlerinde lizin ve metionin gibi temel aminoasit içeriklerinin yüksek olduğu sadece kükürtlü aminoasitlerce fakir oldukları tespit edilmiştir.
    Beslenmede çok eskiden beri kullanılan mikroorganizmalardan biri de mayalardır.Mayalar çok eskiden beri özellikle fırıncılıkta kullanılmaktadır.Mayalanarak pişirilen yiyeceklerde pişme sırasında hücrelerden açığa çıkan proteinler,yağlar,karbonhidratlar bulunur.Günümüzde ise tek hücre proteini, yiyecekleri yüksek protein düzeyine getirmek ve diğer yiyeceklerdeki nutrientleri kazandırarak iyileştirmek için katkı maddesi olarak kullanılabilmektedir.Bununla birlikte:tek hücre proteini yüksek nükleik asit içeriği nedeniyle direkt insan tüketimi için uygun değildir.Besinlerle fazla nükleik asit alınımı kandaki ürik asit miktarını arttırıp artrit,gut,böbrek taşı hastalıklarına yol açmaktadır.Bu rahatsızlıklara yol açması nedeniyle ürünün hayvan yemlerinde kullanılması daha uygundur.Yem mayaları genellikle kuru maya denilen inaktif hücrelerdir.Bu hücreler bira yapımında arta kalanlar veya kağıt hamuru artıkları,melas,peynir altı suyu gibi karbohidratça zengin değişik büyüme ortamlarında üretilerek ortamdan ayrılırlar.Amerika’da yemlere ilave edilen türler Saccharomyces cerevisiae,S.uvarum,Kluyveromyces, Candida utilis’tir.Avrupa’da ise peynir altı suyunda üretilmiş S.lactis kullanılmaktadır.(Oura 1982)
     
  9. Punsier

    Punsier Öğretiyorum rank8

    Kayıt:
    13 Mart 2007
    Mesajlar:
    795
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Kordon kanı nedir? Kök hücre nedir?


    Kordon kanı bebeğin doğumundan sonra göbek kordonu ve plasenta içinde kalan kandır. Genellikle biyolojik atık olarak değerlendirilen bu kan cok zengin bir kök hücre kaynağıdır. Kök hücre ise vücudumuzun en küçük canlı parçalarıdır ve biraraya gelerek “organ ve dokuları” oluştururlar; karaciğer, kalp, mide, dalak, dokusu vb. gibi. Her doku veya organdaki hücrelerin yapısı ve işi farklıdır, o iş için özel olarak üretilmişlerdir.

    Kök hücre vücuttaki bütün hücrelerin yapı taşıdır. Kök hücreler; hastalıklarla savaşan beyaz kan hücreleri, oksijen taşıyan kırmızı kan hücreleri ve trombositler gibi kan bileşenlerinin temelidir; kanın, organların oluşumu ve bağışıklık sisteminin kurulmasına kadar birçok görevi yerine getirir. Vücutta 3 yerden kök hücre alınabilir.

    1-Kemik iliği,

    2-Damarlardaki dolaşan kan,

    3-Göbek kordonu (doğum sırasında bebeğin kök hücreleri buradan alınabilir.)


    Kordon kanının saklanmasının kemik iliğine göre birçok avantajı vardır.

    - Kordon kanı kök hücre transplantasyonunun gerçekleşmesi için kemik iliği kök hücre transplantasyonuna oranla daha düşük “uyum” yeterlidir

    - Yetişkin kemik iliğinden kök hücre elde edilmesi cerrahi müdahale ve genel anestezi gerektirmektedir. Kordon kanından kök hücre toplanması ise ağrısız ve birkaç dakikalık basit bir işlemdir.

    - Yetişkin kemik iliği radyasyon ve enfeksiyon gibi dış etkenlere ister istemez zarar gördüğünden, tedavide kullanılması durumunda verimi düşük olabilmektedir. Oysa kordon kanından elde edilen kök hücre, herhangi bir dış etkenle karşılaşmadığı için .

    - İhtiyaç durumunda bulunma ihtimali çok düşük olan kemik iliği vericisi hiçbir zaman tam anlamıyla uyum sağlamayacaktır. Kordon kanından elde edilen kök hücreler ise çocuğun kendisi ile tam uyumludur. Ayrıca aile içindeki doku uyumu daha fazla olduğundan kardeşlere de uyum şansı (25%) yüksektir.

    - Olası bir hastalık durumunda tedavi kemik iliği nakline göre daha kolay ve ucuzdur

    - Kemik iliği nakillerinden sonra genellikle görülen yan etkilerin, kendi kordon kanını kullanarak yapılan nakillerde görülmemektedir.

    - Kordon kanı transplantlarında ‘Graft versus host disease’ (GVHD) oluşma riski (Doku reddi) kemik iliği transplantlarına göre çok düşüktür.


    GVHD NEDİR?

    Hastaya verilen yeni sağlıklı hücrelerin bir kısmı, bu yeni ortamı yabancı olarak algılar, savunmasız olan yeni vücuda zarar vermeye başlar. Yani, bir anlamda, verici alıcıyı reddeder. Bu durumda, bağırsaklar, karaciğer, cilt ve akciğerleri öncelikle hedef alır. İshaller, kanlı ishal, sarılık, ciltte kırmızı pullanmalar, yaralar oluşabilir. Tüm cilt soyulabilir. Solunum yetersizliği gelişebilir. Bu sorunlar, dışardan, verilen destek tedaviyle aşılabilir, aşılamayabilir, hastayı ölüme götürebilir.
     
  10. Punsier

    Punsier Öğretiyorum rank8

    Kayıt:
    13 Mart 2007
    Mesajlar:
    795
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    GENETİK KOPYALAMA

    İşçilerin tulumları beyazdı; ellerinde soğuk, kadavra rengi kauçuk eldivenler vardı. Işık donuktu, ölüydü: Bir hayalet sanki!.. Yalnız mikroskopların sarı borularından zengin ve canlı bir öz akıyor, bir baştan bir başa uzanan çalışma masalarının üzerinde tatlı çizgiler yaratarak, parlatılmış tüpler boyunca tereyağ gibi yayılıyordu. "Bu da" dedi Müdür kapıyı açarak, "döllenme odası işte..." Doğal olarak, ilkin döllenmenin cerrahlığa dayanan başlangıcından söz etti, derken "Toplum uğruna seve seve katlanılan bir ameliyattır bu" dedi, "altı maaşlık ikramiyesi de caba... Bir yumurta bir oğulcuk, bir ergin; bu normal... Oysa, Bokanovskilenmiş bir yumurta tomurcuk açar, ürer bölünür. Eş ikizler yalnız insanların doğurduğu o eski zamanlardaki gibi yumurtanın bazen rastlantıyla bölünmesinden oluşan ikiz, üçüz parçaları değil, düzinelerle yirmişer, yirmişer." Müdür "yirmişer" diyerek sanki büyük bir bağışta bulunuyormuş gibi kollarını iki yana açtı; "yirmisi birden!.." Ama öğrencilerden biri bunun yararının ne olduğunu sormak gibi bir sersemlikte bulundu. "İlahi yavrucuğum!" Müdür olduğu yerde ona dönüvermişti. "Görmüyor musun? Görmüyor musun, kuzum?" Bir elini kaldırdı; heybetli bir duruşa geçmişti. "Bokanovski süreci toplumsal dengenin en başta gelen araçlarından biridir! Milyonlarca eş ikiz; toptan üretim ilkesinin sonunda biyolojiye uygulanmış olması..."

    YUKARIDAKİ PARÇA, Aldous Huxley’in 1930’larda yazdığı, geçtiğimiz ay bilim gündemini birdenbire fetheden "koyun kopyalama" deneyine değinen haberlerde sıkça gönderme yapılan, Brave New World (Cesur Yeni Dünya) romanının girişinden kısaltılarak alınmış bir bölüm. Huxley, olumsuz bir ütopya (distopya) niteliği taşıyan romanında, Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon adlarıyla, kendi içinde genetik özdeşlerden oluşan beş farklı sınıfa bölünmüş bir toplum tablosu çiziyor. Özdeş vatandaşların üretildiği bu hayali "Bokanovski Süreci", çağdaş anlamıyla klonlama (veya genetik kopyalama) olmasa da, sürecin yolaçtığı etik (ahlaki) ve toplumbilimsel kaygılar, sekiz ay önce İskoçya’da gerçekleştirilen ve geçtiğimiz ay kamuoyuna duyurulan gelişmelerin doğurduklarına denk düşüyor. Şimdi herkesin tartıştığı, son gelişmelerin insanlık için daha insanca bir dönemin mi yoksa, hızla gerçeğe dönüşen korkunç bir distopyanın mı kapısını araladığı.

    Şubat ayının 22’sinden itibaren, İskoçya’nın Edinburg kentinde, biyoteknoloji alanında tuhaf bir gelişme kaydedildiği, "Dünyanın sonu", "Frankenstein" gibi ifadeleri de içeren dedikodularla birlikte etrafta konu olmaya başladı. Bilim çevreleri de basın da şaşkındı, çünkü, seçkin yazarların ve bazı bilim adamlarının birkaç gündür zaten haberdar oldukları ve konuyu "patlatmayı" bekledikleri bu gelişme, bir biçimde basına sızmış, dilden dile dolaşmaya başlamıştı bile. Normalde pek de ciddiye alınmayacak böyle bir "dedikodunun" bu denli yayılabilmesi, işin içine çeşitli dallarda makalelere yer veren saygın bilimsel dergi Nature’ın adının karışmasıyla olmuştu. Gerçekten de Nature, dedikodu niteliğini fersah fersah aşan bir bilimsel gelişmeyle ilgili bir makaleyi 27 Şubat’ta yayınlayacağını bilim yazarlarına duyurmuş ve bu tarihe kadar "ambargolu" olan bir basın bülteni dağıtmıştı. Batı ülkelerinde yazarlar normal olarak bu ambargolara uyar, hazırladıkları yazıları, ambargonun bittiği tarihte, aynı anda yayına verirler. Ancak, aralarında ünlü The Observer’ın da bulunduğu bazı dergi ve gazeteler ambargoyu çoktan delmiş, konuyu kamuoyuna duyurmuştu bile. Haberin, kaynağı olan Nature ve ambargoya saygı gösteren çoğu nitelikli dergi ve gazetede yer almaması da, dedikodu trafiğini artırmış, ortaya atılan spekülasyonlarla beklenenden fazla ilgi toplanabilmişti.

    Hatta, Mart ayının başlarında, koyun klonlama haberinin yarattığı ilgi ortamını değerlendirmek isteyen bazı haberciler, aynı yöntemle Oregon Primat Araştırmaları Merkezi’nde maymunların klonlandığını öne sürdüler. Oysa, Oregon’da gerçekleştirilen, embriyo hücrelerinin oldukça sıradan bir yöntemle çoğaltılmasıyla yapılmış bir deneydi. Klonlama, yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir somatik (bedene ait) hücrenin kullanılmasıyla canlının genetik ikizinin yaratılmasını açıklamakta. Kavramsal temelleri çoktandır hazır olan bu işlemin uygulamada gerçekleştirilemeyeceği düşünülüyordu.
    Edinburg’daki Roslin Enstitüsünden Dr. Wilmut ve ekibi bunu başarmış gibi görünüyor. "Ben bu filmi daha önce seyretmiştim!" diyenleri rahatlatmak için hemen belirtelim ki, aynı ekip 1995 yılında embriyo hücrelerini kullanarak yine ikiz koyunlar üretmiş ve bunu duyuran makaleyi yine Nature dergisinde yayımlatmıştı. Bu deney de basına yansımış, ancak, son gelişmeler kadar yankı uyandırmamıştı. Ne de olsa bu yöntem, döllenmiş yumurtanın kazayla bölünüp tek yumurta ikizlerine yol açtığı bildik süreçlerden farksızdı. Sıklıkla unutulduğu için tekrarlamakta yarar var ki, Wilmut’un son başarısının önemi, işe somatik bir hücrenin çekirdeğiyle başlamasında yatıyor. Bu başarının ortaklarını anarken PPL Tıbbi Araştırmalar şirketini de atlamamak gerek. Borsalarda tırmanışa geçen hisseleriyle gelişmenin meyvelerini şimdiden yemeye başlayan PPL, projenin hem amaçlarını belirleyerek hem de maddi olanakları yaratarak kuzu Dolly’nin varlığının temel sebebi olmuş.

    Dr. Wilmut’un gerçekleştirdiği başarı şöyle özetlenebilir: Yetişkin bir koyundan alınan somatik bir hücrenin çekirdeğini dahice bir yöntemle, başka bir koyuna ait, çekirdeği alınmış bir yumurtaya yerleştirmek ve bilinen "tüp bebek" yöntemiyle yeni bir koyuna yaşam vermek. Adını, ünlü şarkıcı Dolly Parton’dan alan kuzu Dolly, isim annesinin değilse de, DNA annesinin genetik ikizi. Dolly, sevimli görünüşüyle kamuoyunun sempatisini kazanmış ve tüm bu süreç ilginç bir bilimsel oyun olarak sunulmuşsa da gerçekte deney oldukça iyi belirlenmiş bilimsel ve maddi hedefleri olan, soğukkanlı bir süreç. Zaten Dolly’nin araştırmacılar arasındaki adı da en az varlığı kadar "soğukkanlıca" seçilmiş: 6LL3... PPL’in idari sorumlusu Dr. Ron James, şirket sırlarını kaybetme kaygısıyla maddi hedeflerini pek açığa vurmamakla birlikte, hemofili hastaları için koyunlara insan kanı pıhtılaşma faktörü ürettirmeyi de içeren pek çok önemli ticari hedefin ipuçlarını veriyor.

    PPL ve Roslin Enstitüsü’nün çalışmaları, geçmişi çok eskilere dayanan ve önemli gelişmelerin kaydedildiği bir alan olan transjenik (gen aktarılmasıyla ilgili) araştırmaların bir üst aşamaya, nükleer transfer (çekirdek aktarılması) evresine doğru ilerletilmesinden başka birşey değil. Yıllardır başarıyla sürdürülen transjenik çalışmalarda tek boynuzlu keçi, üç bacaklı tavuk gibi görünüşte çarpıcı, yararı kısıtlı çalışmaların yanı sıra, insan proteinlerinin hayvanlara ürettirilmesi gibi, modern tıp için çığır açıcı sayılabilecek başarılar kaydedildi. Son gelişmelere imzasını atan ekip, daha önce insan bünyesince üretilen molekülleri gen transferi yöntemiyle bir koyuna ürettirmeyi başarmıştı. Söz konusu deneyde gerek duyulan moleküllerin koyunun tüm hücrelerinde değil, sadece süt bezlerinde sentezlenmesinin sağlanması, koyunun "ilaç fabrikası" olarak değerlendirilmesini beraberinde getiriyordu. Dolly başarısının en önemli potansiyel yararı da bununla ilgili zaten. Gen transferi yöntemiyle, istediğiniz maddeyi sentezleyebilen bir canlıya sahip olduğunuzda, madde verimini artırmak üzere aynı süreci zaman ve para harcayarak yinelemeye çabalamak yerine elinizdeki canlının genetik ikizlerini yaratabilirseniz, ticari değer arz edebilecek miktarda ilaç hammaddesi üretimine geçebilirsiniz. Elinizde birkaç on tane genetik özdeş canlı biriktikten sonra, bu küçük sürüyü doğal yollardan üremeye bırakacak olursanız, hem "yatırımınız" kendi kendine büyüyecek, hem de genetik çeşitlilik yeniden oluşmaya başlayacağından, tek bir virüs tipinin tüm "fabrikayı" yok etmesinin önünü alacaksınız demektir.

    Biraz Ayrıntı

    İskoç ekibin gerçekleştirdiği klonlama deneyinin, dünyanın pek çok bölgesine dağılmış sayısız standart biyoteknoloji laboratuvarında "kolayca" gerçekleştirilebileceği söyleniyor. Yine de uygulanan yöntem, günlük gazetelerdeki basit şemalarda anlatıldığı kadar kolay ve hemen tekrarlanabilir türden değil. İskoç ekibin başarısı ve önceki sayısız benzeri çalışmanın başarısızlığı, Wilmut’un, verici koyundan alınan hücre çekirdeğiyle, kullanılan embriyonik hücrenin "frekanslarını" çok hassas biçimde çakıştırabilmesine dayanıyor. Bu yöntemle araştırmacılar, yetişkin çekirdeğin genetik saatini sıfırlamayı, tüm gelişim sürecini başa almayı becerebilmişler. Yöntemin ayrıntılarına girmeden önce bazı temel kavramlara açıklık getirmekte yarar var.

    Çoğu memeli canlı gibi insan bedeni de milyarlarca hücreden oluşuyor. Bu hücrelerin milyonlarcası her saniye bölünmeyi sürdürerek beden gelişimini devam ettiriyor ve yıpranmış hücreleri yeniliyor. Bu hücrelerin önemli kısmı bedenimizin belli başlı bölümlerini oluşturan "somatik hücreler." Tek istisna, üreme hücreleri. Eşeyli üreme, gametlerin (sperm ve yumurta) ortaya çıktığı "mayoz bölünme"yle başlıyor. Cinsel birleşme sonucunda, spermin yumurtayı döllemesiyle de yeni bir canlının ilk hücresi "zigot" oluşuyor. Bu noktadan sonra gelişmeye dönük hücre bölünmeleri, "mayoz" değil, "mitoz" yoluyla ilerliyor.

    Koyun ve insan hücrelerinin de dahil olduğu ökaryotik yani, çekirdeği olan hücreler, farklı gelişim evreleri içeren bir yaşam döngüsü geçiriyorlar.
    Bu döngüyü, hücrenin görece durağan olduğu "interfaz" ve belirgin biçimde bölünmenin gerçekleştiği mitoz evrelerine ayırmak mümkün. Hücre, yaşam döngüsünün yüzde doksan kadarını interfaz evresinde geçiriyor. Aslında, bu duraklama evresi göründüğü kadar sakin değil; hücre, tüm bileşenlerini DNA’yı sona bırakacak biçimde çoğaltarak, bölünmeye hazırlanıyor. Alt evreleri son derece iç içe girmiş olan interfaz evresini işlevsellik açısından G1, S ve G2 alt evrelerine ayırmak yerleşmiş bir gelenek. Yani, hücrenin yaşam döngüsü bu üç evre ve M (mitoz)’dan oluşuyor. G1 evresi, DNA dışındaki bileşenlerin çoğaldığı bir dinlenme dönemi. S, DNA’nın bölünmesiyle sonuçlanan bir geçiş evresi. G2 ise, iç gelişmenin tamamlanıp, hücrenin mitoz yoluyla bölünmeye hazırlandığı süreci içeriyor.

    Hücrelerin hangi evreyi ne kadar sürede tamamlayacakları bir biçimde programlanmış durumda. Belli bir organizmanın tüm hücreleri bu evreleri aynı sürede tamamlıyorlar. Yine de, ani çevresel koşul değişiklikleri hücreleri G1 evresinde kıstırabiliyor; sözgelimi, besleyici maddelerin miktarı birdenbire minimum düzeye düştüğünde. G1 evresinin belli bir aşamasında, öncesinde bu duraklamaya izin verilen sabit bir kritik noktası var. Bu kritik nokta aşılırsa, çevresel koşullar ne yönde olursa olsun, DNA replikasyonunun önü alınamıyor. İleride göreceğimiz gibi, bu noktanın denetim altında tutulabilmesi, Wilmut ve ekibinin başarılı bir klonlama gerçekleştirebilmelerinin altın anahtarı olmuştur.

    Bu noktada bir parantez açarak G1, S, G2 ve M evrelerinin denetim altına alınmasının, hücrenin yaşam döngüsünü olduğu kadar, hücrenin özelleşmesini, sözgelimi beyinden veya kas hücrelerinden hangisine dönüşeceğini de kontrol altına alabilmeyi, bir başka deyişle, hücrenin genetik saatini sıfırlamayı sağladığını ekleyelim. Wilmut ve ekibi Dolly’i klonlayıncaya kadar bu sürecin tersinmez olduğu, söz gelimi, bir defa kas hücresi olmaya karar vermiş bir hücrenin yeniden programlanamayacağı zannediliyordu. Peki Wilmut bunu nasıl başardı?

    Soruyu tersinden cevaplayacak olursak, diğerlerinin bunu başaramamalarının nedeninin, kullandıkları somatik hücrelerin çekirdeklerini S veya G2 evrelerindeki konakçı hücrelere yerleştirmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Eski kuramsal bilgilere göre bu yöntemin işe yaraması gerekiyordu, çünkü çekirdeğin mitoza yaklaşmış olması avantaj olarak görülüyordu. Ancak bu denemelerde, işler bir türlü yolunda gitmedi. Kaynaştırmadan sonra, hücre fazladan bir parça daha mitoz geçiriyor ve yararsız, kopuk kromozom parçaları meydana geliyordu. Bu "korsan" genler, gelişimin normal seyrini sürdürmesi için ciddi bir engel oluşturuyordu. Dersini çok iyi çalışmış olan Wilmut, bu olumsuz deneyleri değerlendirerek hücreyi G1 evresinin kritik noktadan önceki duraksama döneminde, "G0 evresinde" kıstırmaya karar verdi.

    Verici koyundan alınan meme dokusu hücrelerini kültür ortamında gelişmeye bırakan Wilmut, hücrelerin geçirdiği evreleri sıkı gözetim altında tutarak bir hücreyi G0 evresinde kıstırıp bu haliyle durağanlığa bırakmayı başarmıştı. Bunun için, hücrenin besin ortamını neredeyse öldürme sınırına kadar geriletmiş, tüm süreci dondurarak bir anlamda genetik saati de sıfırlayabilmişti. Üstelik bu evre, kaynaştırılacağı yumurta hücresinin mayoz gelişim sırasında girdiği, bu işlem için en uygun olan metafaz-II evresiyle de mükemmel bir uyum içindeydi. İşlemin diğer kısımları yemek tariflerinde olduğu kadar sıradan ve kolay uygulanabilir nitelikte. G0 evresindeki çekirdek metafaz-II evresindeki yumurtayla kaynaştırılıp, normal besin koşulları ve hafif bir elektrik şoku etkisiyle olağan çoğalma sürecine yeniden sokulduğunda, her şey tüp bebek olarak bilinen, in vitro fertilizasyon sürecindeki işleyişe uygun hale geliyor. Zigot, anne koyunun rahmine yerleştiriliyor ve gerekli hormonlarla normal hamilelik süreci başlatılıyor.

    Wilmut ve ekibinin gerçekleştirdikleri hakkında bilinenler, yukarıda kaba hatlarıyla anlatılanlarla sınırlı. Sürecin duyurulmayan kritik bir evresi varsa, bu ticari bir sır olarak kalacağa benziyor. Ancak, herkesin olup bitenler hakkında aynı bilgilere sahip olması, deneyin başarısı konusunda kimsenin şüphe duymamasını gerektirmiyor. 277 denemeden sadece birinin başarılı olması başta olmak üzere, çoğu uzmanın takıldığı pek çok soru işareti var. Herşeyin ötesinde, herhangi bir olgunun bilimsel gelişme olarak kabul edilmesi için, sürecin yinelenebilirliğinin gösterilmesi gerekiyor.

    Bir embriyolog, Jonathan Slack, çok daha temel şüpheleri öne sürüyor: "Araştırmacılar, yumurta hücresindeki DNA’ları tümüyle temizleyememiş olabilirler. Dolayısıyla Dolly, sıradan bir koyun olabilir." Slack, alınan meme hücresinin henüz tamamen özelleşmemiş olabileceğini, böyle vakalara meme hücrelerinde, bedenin diğer kısımlarına göre daha sık rastlanılabildiğini de ekliyor. Zaten Wilmut da, bedenin diğer kısımlarından alınan hücrelerin aynı sonucu verebileceğinden bizzat şüpheli. Örneğin, büyük olasılıkla kas veya beyin hücrelerinin asla bu amaçla kullanılamayacaklarını belirtiyor. Üstüne üstlük, koyun bu deneylerde kullanılabilecek canlılar arasında biraz "ayrıcalıklı" bir örnek. Koyun embriyolarında hücresel özelleşme süreci zigot ancak 8-16 hücreye bölündükten sonra başlıyor. Geleneksel laboratuvar canlısı farelerde ise aynı süreç ilk bölünmeden itibaren gözlenebiliyor. İnsanlarda ise ikinci bölünmeden itibaren... Bu durum, aynı deneyin fare ve insanlarda asla başarılı olamaması olasılığını beraberinde getiriyor.

    Dile getirilen açık noktalardan biri de, hücrelerde DNA barındıran tek organelin çekirdek olmayışı. Kendi DNA’sına sahip organellerden mitokondrinin özellikle önem taşıdığı savlanıyor. Memeli hayvanlarda mitokondriyal DNA, embriyo gelişimi sırasında sadece anneden alınıyor. Her yumurta hücresi, farklı tipte DNA’lara sahip yüzlerce mitokondriyle donatılmış. Bu mitokondriler zigotun bölünmesinin ileri evrelerinde, embriyo hücrelerine dengeli bir biçimde dağılıyor; ancak, canlının daha ileri gelişim evrelerinde, bu denge belli tipteki DNA’lara doğru kayabiliyor. Parkinson, Alzheimer gibi hastalıkların temelinde bu mitokondriyal DNA kayması sürecinin etkileri var. Bu yüzden kimileri, sağlıklı bir kuzu olarak doğan Dolly’nin, zigot gelişimine müdahele edilmiş olması yüzünden sağlıksız bir koyun olarak yaşlanabileceğini öne sürüyorlar. Şimdilik Dolly’nin tek sağlıksız yönü, basına teşhir edilirken sabit tutulması amacıyla fazla beslenmesi yüzünden ortaya çıkan tombulluğu.

    Klonlamalı mı?

    Klonlamanın özellikle de insan klonlama konusunun etik boyutu kamuoyunca, günlük yaşamda kültürün, temel bilimsel birikimin, tarih, siyaset ve toplumbilimin en yaygın ve temel kavramlarıyla tartışılabilir nitelik kazanmıştır. Nükleer enerji kullanımı, hormon destekli tarım, ozon tabakasına zarar veren gazların üretimi gibi, farklı toplum kesimlerince kolayca anlaşılabilir ve tartışılabilir kabul edilen klonlama, şimdiden kamuoyunun gündeminde yerini aldı. Kamuoyunun, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin uygulanıp uygulanmaması konusunda birtakım ahlaki gerekçelerle ne şekilde ve ne ölçüde yaptırım uygulayabileceği tartışmalı olsa da, şu anda kamuoyunun isteksizliği klonlama çalışmalarının daha ileri aşamalara taşınmasına en güçlü engel olarak gösteriliyor. Oysa, "tüp bebek" diye bilinen in vitro fertilizasyonun, başlangıçtaki şiddetli tepkilerden sonra kolayca kabullenilmesi, işin içine "çocuk sahibi olma isteği ve hakkı" karıştığı durumlarda (aynı argüman klonlama konusunda da sıkça kullanılıyor) toplumun ne kadar kolay ikna olabileceğinin bir göstergesi.

    Bilimkurgu romanları ve filmlerinde kaba hatlarıyla çokça tartışılmış olan klonlama konusunda halihazırda belli belirsiz bir kamuoyu "oluşturulmuş" durumda. Şu anda sürmekte olan tartışmaların bilinen yanlışlara yeniden düşmemesi için birkaç temel olguya açıklık getirmek gerekiyor. Olası yanılgıların en sık rastlananı, klonlanmış bir canlının, (tartışmalara sıkça insan da dahil ediliyor) genin alındığı canlının fizyolojik özellikleri bir yana, kişilik özellikleri bakımından özdeşi olacağı kanısı.
    Kazanılmış özelliklerin kalıtsal yolla taşınabileceği yanılgısı, Philosophie Zooloique (Zoolojinin Felsefesi) adlı ünlü yapıtı 1809 yılında yayınlanmış olan, Fransız zoolog Jean Baptiste Lamarck’a dayanıyor. Lamarck’ın görüşlerinin takipçileri, insanların gözlemlenebilir kişilik özelliklerinin önemli ölçüde kalıtsal nitelik taşıdığını savlayarak, çevresel koşulların gelişim üzerindeki etkilerini neredeyse tamamen yadsıyorlardı. Oysa, genetik, evrim, psikoloji gibi alanların ortaya koyduğu çağdaş ölçütler, kazanılmış karakterlerin kalıtsal nitelik gösteremeyeceğini ortaya koyarak, kişilik oluşumunda çevresel etmenlerin güçlü bir paya sahip olduğunu kanıtlamıştır.

    Bu bağlamda, basında da yankı bulan "koyunlar zaten birbirlerine benzerler" esprisinin aslında ciddi bilimsel doğrulara işaret ettiğinin altını çizmek gerekiyor. Klonlanmış bir koyunun, genetik annesinin genetik ikizi olduğu ölçülerek gösterilebilir bir gerçektir. Oysa, gözlemlenebilir kişilik özellikleri oldukça kısıtlı olan koyunların birbirlerine benzemeleri kaçınılmazdır. Çok daha karmaşık bir organizma olan insanoğlu, sayısız gözlemlenebilir kişilik özelliği sayesinde, genetik ikizinden kolayca ayırt edilebilir.

    Tüm bunların ötesinde, klonlanmış bir insanın sadece kişilik bakımından değil, fizyolojik ve bedensel özellikleri bakımından da, genetik ikizinden farklı olacağını peşinen kabullenmek gerekiyor. Bir bebeğin biçimsel özelliklerinin ana rahminde geçirdiği gelişim süreci içerisinde tümüyle DNA’sı tarafından belirlendiği görüşü yaygın bir yanılgı. DNA molekülü, insan geometrisine dair tüm bilgileri en sadeleşmiş biçimiyle bile bütünüyle kapsayamayacak kadar küçük. Çoğu biçimsel özellik, akışkan dinamiği, organik kimya gibi alanlardaki temel evrensel yasaların kontrolünde meydana geliyor. Bu süreçte de, her zaman için rastlantı ve farklılaşmalara yeterince yer var. Bir genetik ikiz, kuramsal açıdan, eşine en fazla eş yumurta ikizlerinin birbirlerine benzedikleri kadar benzeyebilir. Uygulamada ise, benzerlik derecesi çok daha düşük olacaktır; aynı rahimde aynı anda gelişmediği, aynı fiziksel ve kültürel ortamda doğup büyüyemediği için... İşin bu boyutunu da göz önünde bulunduran Aldoux Huxley, romanında, Bokanovski Süreci’yle çoğaltılmış bebekleri, yetiştirme çiftliklerinde psikolojik koşullandırmaya tutma gereği duymuştu. Benzer biçimde, 1976’da yazdığı The Boys from Brazil romanında Adolf Hitler’den klonlanan genç Hitler’lerin öyküsünü kurgulayan Ira Levin, klonları, Adolf Hitler’in kişiliğinin geliştiği tüm olaylar zincirinin benzerine tabi tutma gereğini hissetmişti. Tüm bu "hal çarelerine" rağmen, kopya insanın genetik annesinden çoğu yönden farklı olması kaçınılmaz görünüyor. Diğer tüm koşullar denk olsa bile, kopya birey, aynı zamanda ikizi olan bir anneye sahip olmasından psikolojik bakımdan etkilenecektir. Sağduyumuz bize Hitler’i genlerinin değil, Weimar Cumhuriyeti sonrası sosyo-ekonomik koşulların ve genç Adolf’un kıstırıldığı maddi ve manevi bunalımların yarattığını öğretiyor.

    Tüm bunların ışığında, klonlama konusundaki popüler tartışmaları, tıkanıp kaldıkları, "beklenmedik bir ikize sahip olma" fobisinden kurtarılıp, daha gerçekçi zeminlere çekilmesi gerekiyor. Gen havuzunun (belli bir topluluktaki genetik çeşitlilik) daralması, hayvancılığın geleneksel yapısından koparılıp biyoteknoloji şirketlerinin güdümüne girmesi, yol açılabilecek genetik bozuklukların kontrolden çıkması, bu alanda çalışan bazı şirketlerin (söz gelimi PPL’in) tüm tekel karşıtı yasal önlemleri delerek ciddi ekonomik dengesizliklere yol açması gibi akla gelebilecek sayısız somut etik sorununun tartışılması gerekiyor. Yoksa, akademik organlardan dini cemaatlere kadar sayısız grup gelişmeleri "kitaba uydurma" çabasıyla, kısır tartışmalara girebilir. Örneğin, Budist bir araştırmacı, Dolly’nin eski yaşamında ne gibi bir kabahat işleyip de bu yaşama klonlanmış olarak gelmeyi hak ettiği üzerine kafa yoruyormuş.

    Aslında biyoteknolojik tekelcilik tehdidine, Cesur Yeni Dünya’da Aldous Huxley de işaret etmişti: "İç ve Dış Salgı Tröstü alanından hormon ve sütleriyle Fernham Royal’daki büyük fabrikaya hammadde sağlayan şu binlerce davarın böğürtüsü duyuluyordu..."

    İnsanoğlunun temel kaygıları, şimdilik bazı temel koşullarda klonlamayla çelişiyor gibi görülüyor: Bir çiftçi düşünün ki, kendisi için tüm evreni ifade eden kasabasında herkese hayranlıktan parmaklarını ısırtan bir danaya sahip olsun. Bu danayı klonlayıp tüm sürüsünü özdeş yapmayı ister miydi? Büyük olasılıkla biraz düşündükten sonra bundan vazgeçerdi. Danasının biricik oluşu ve genetik çeşitliliği sayesinde bu danaya yaşam veren sürüsünün daha da güzel bir dana doğurması olasılığı çok daha değerli. Ömrü boyunca aynı dananın ikizlerine sahip olmayı kabullenmiş bir çiftçinin komşusu her an elinde daha güzel bir danayı ipinden tutarak getirebilir.
     
  11. Punsier

    Punsier Öğretiyorum rank8

    Kayıt:
    13 Mart 2007
    Mesajlar:
    795
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    DNA parmak izi nedir? Nerelerde kullanılır? (Metin Saltık)

    DNA’larımızda yer alan bazların dizilimi, hepimizde farklılık gösteriyor. Belirli tekniklerle bu dizilimin tıpkı mürekkebe batırılmış parmak izi gibi bir izinin çıkarılması işlemlerine DNA parmak izi teknikleri adı veriliyor. Genetik parmak izi olarak da adlandırılan bu veriler, özellikle tıp alanında belirli genetik özellikler üzerinde yapılan çalışmalarda ve kriminal davalarda kanıt olarak kullanılır.

    DNA parmak izi [değiştir]

    İnsan hayatı üzerinde son derece hassas kararlar vermek zorunda kalan mahkemeler, büyük ölçüde kriminal laboratuvarlarıyla adli tıbbın raporlarına başvurmaktadırlar.

    1985 yılında İngiltere'de Leicester Üniversitesi Genetik Bölümü öğretim üyelerinden Allec Jeffreys, kalıtım maddesinin incelenerek bir kişiye has DNA karakterinin tespit edilebileceğini öne sürdü. DNA parmak izi (DNA fingerprint) veya genetik parmak izi olarak tarif edilebilecek bu özellikler, rekombinat DNA teknikleriyle el parmak izinden daha güvenli olarak kişiyi belirlemede kullanılabilmektedir.

    Bir canlıya ait bütün DNA parmak izleri birbirinin eşididir. İki kişinin tesadüfen aynı genetik parmak izine sahip olabilme ihtimali, istatistiki olarak milyarda bir ile ifade edilebilecek kadar düşük bir derecededir.

    Sadece bir damla kan, idrar, tükürük, sperma, vaginal sıvı, menstruasyon kanı, süt, biyolojik bir doku parçası, bir adet kıl veya saç teli kişinin genetik kimliğini belirlemek için yeterlidir. Bir suç mahallinde bulunan böyle küçük bir vücut kalıntısından DNA izole edilmekte ve az elde edilen DNA'nın PCR metodlarıyla çoğaltılıp ASO teknolojisiyle polimorfik genotipi tespit edilebilmektedir.

    Nükleik veya moleküler sondalama denen yeni teknikle; saç teli, bir damla kan, sperma veya biyolojik bir doku parçasının proteininden hareket edilerek, genetik koddan faydalanmak suretiyle, bu proteinin üretimini sağlamış olan gen dizisini bulmak mümkündür.

    Günümüzde suç failini, bıraktığı genetik parmak izinin incelenmesiyle ortaya çıkarmak mümkün olmaktadır. DNA parmak iziyle % 99'un üzerinde bir başarıya ulaşılabilmektedir. Halen Amerika'da FBI laboratuvarlarında ve İngiltere, Almanya, Hindistan'da genetik sondalama çalışmalarının sonuçları mahkemelerde delil olarak kabul edilmektedir. Aynı usul İngiltere'de babalığın tespitinde de kullanılmaktadır. Genetik parmak izi deliline dayanarak alınan ilk mahkumiyet kararı, 1987 Ekiminde Bristol Mahkemesine aittir.

    Genetik parmak izi usulüyle, bir çocuğun babası belirlenebildiği gibi, kalıtımla ilgili veya bulaşıcı hastalıklar da teşhis edilebilmekte ve bir sığırın cinsiyeti önceden anlaşılabilinmektedir. Bu usul sayesinde hayvan yetiştiricilirei, isteğe bağlı olarak erkek veya dişi embriyoları ineklere aşılayabileceklerdir.
     
  12. Punsier

    Punsier Öğretiyorum rank8

    Kayıt:
    13 Mart 2007
    Mesajlar:
    795
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Rekombinant DNA ya da Rekombinant DNA teknolojisi, çoğunlukla farklı biyolojik türlerden elde edilen DNA moleküllerinin, genetik mühendislikle kesilmesi ve elde edilen farklı biyolojik kaynaklı DNA parçalarının birleştirilmesi işlemine ve bu işlem sonucu üretilmiş olan yeni DNA molekülüne verilen isim.

    Rekombinat DNA teknolojisi bir çok alanda kullanılır.

    Genetik rekombinasyon olaylarının yapay olarak gerçekleştirilmesi esasına dayanan rekombinant DNA teknolojisine (rDNA) ilişkin ilk çalışmalar, 1973 yılında başlamış olup, 80'li yıllarda dev adımlarla ilerlemiş ve günümüzde adından en çok bahsedilen ve moleküler genetikte devrim yaratan bir bilim dalı olmuştur.

    Bu alanda yapılan işlemler, kısaca genlerin herhangi bir organizmadan alınarak üretilmesi (klonlama), üretilen genlerin gerek temel, gerekse uygulamalı araştırmalar için kullanıması olarak özetlenebilir. Bu teknoloji bugün temel bilimler, tıp, endüstri, hayvancılık, ziraat, çevre mühendisliği gibi alanlarda yaygın bir biçimde kullanılmaya başlamıştır. rDNA teknolojisinin tıbbi gereksinim uygulamaları, özellikle doğum öncesi tanı konusundaki uygulamaları bu konuda yeni bir çığır açmıştır. Özellikle 1985'de ortaya atılan bir veya iki hücreden elde edilen DNA'nın birkaç saat içersinde çoğaltılarak 24 saatte genetik tanının konmasına olanak sağlayan Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) rDNA teknolojisi belki en büyük gelişmelerden biri olarak kabul edilebilir. Kısa zamanda çok geniş bir uygulama alanı bulan bu yöntemin gerçek değeri önümüzdeki yıllarda çok daha iyi anlaşılacaktır. Dünya nüfusunun %3-5'nin genellikle tedavi olanağı bulmayan kalıtsal hastalıklardan etkilendiği bilinmektedir. Bu alandaki en büyük ümit ve beklenti geentik bozukluğun gen transferi yöntemiyle düzeltilmesi ya da etkin tedavi yöntemlerinin geliştirilmesidir.

    Rekombinant DNA teknolojisinde uygulanan yöntemler

    rDNA teknolojisinde uygulanan yöntemler 3 temel başlık altında incelenebilir. Bunlar:
    Klasik uygulamalar
    Hibridizasyon yöntemleri
    Polimeraz Zincir Reaksiyon yöntemidir.,
     
  13. Punsier

    Punsier Öğretiyorum rank8

    Kayıt:
    13 Mart 2007
    Mesajlar:
    795
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar" veya kısaca GDO (transgenetik) denilmektedir.
    [​IMG]
    Canlılar üzerinde yapılan bu değişiklikler; canlı sağlığındaki olumsuzluklar (bağışıklık sistemi, allerjik hastalıklar v.b.) ekolojik dengelerin ve biyolojik çeşitliliğin bozulması, ekonomik bağımlılık, canlıların yaşam hakkının elinden alınması ve canlılar üzerinde mülkiyet hakkı tanıması açısından önemli tehdit ve riskler taşımaktadır. Yerel türler tehdit altındadır. Yaşam bir bütündür ve gen halkalarındaki en küçük bir değişiklik beslenme zinciri yoluyla bütündeki diğer parçaları da etkilemektedir. Arılar, kuşlar, böcekler ve rüzgar gibi tozlaşmayı sağlayan etkenler, GDO' lu polenleri alıp komşu tarlalara taşıyabilmekte, komşu tarlaya bulaşan genler oradaki üründe de genetik değişikliğe neden olabilmektedir. "Gen kaçışı" adı verilen bu bulaşma sonucunda yaşamın sürdürülebilirliği açısından çok büyük önem taşıyan bitkiler giderek tek tipleşmekte, doğal çeşitlilik azalmaktadır. Bir kez gen aktarımı başlamışsa, değişmiş ürünün genetiğinin değiştirilmiş ürünlere bulaşması -ileriki nesillere de aktarılacağından- önlenemez hale gelmektedir. Böylece hasarlı olan ürünler çeşitli yollarla yayılarak, orjinal (yerel) türlerin yok olmasına neden olmakta ve türlerin doğal yapılarında sapmalar meydana gelebilmektedir.Sonuçta insan, hayvan, bitki, mikroorganizmalarda yapılan her bir değişiklik bütünün bir diğer parçası olan tarımsal biyoçeşitliliği, yani sağlıklı beslenmenin temeli olan gıda çeşitliliğini de etkileyecektir. GDO' ların aktarılmış genleri, çevresindeki geleneksel ve organik ürünler için tehlike arz etmektedir.

    Tarımda uzun zamandan beri böcek öldürücü olarak kullanılan Bt (Bacillus thuringiensis) spreyi toprakta parçalanmaktadır. Ayrıca tüketilen ürün yıkanarak Bt spreyinden arındırılabilmektedir. Ancak Bt geni aktarılmış ürünlerde Bt toksininin parçalanması ya da ürünün yıkanarak temizlenmesi söz konusu değildir. Bu durumda Bt toksini bütün etkisini ürün tüketilene kadar, hatta belki de tüketildikten sonra dahi sürdürmektedir. Bt geni aktarılmış ürünlerin tüketiminde bireyin maruz kaldığı Bt toksini miktarı Bt spreyindekinin 10-100 katıdır. Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler Bt toksininin memelilerde aktif olduğunu, sindirim sisteminde parçalanmadığını, bağırsaklarda bağlanabildiğini ve insan sağlığı açısından tehdit oluşturabileceğini ortaya koymaktadır (Filipinler'de bir Bt mısır ekim alanının yakınında yaşayan köy halkında solunum yolu, sindirim sistemi, cilt reaksiyonları ve ateşle seyreden hastalığın, mısırın polen saçtığı dönemde ortaya çıktığı fark edilmiştir. Bu bireylerin kan örneklerinde Bt toksinine karşı antikorlar saptanmıştır.
    Diğer gen aktarılmış ürünlerin yanı sıra süt verimini artırmak için kullanılan RSBH (Rekombinant Sığır Büyüme Hormonu)uygulanan sığırlardan elde edilen sütün uzun vadedeki etkileri bilinmemektedir. Ancak araştırmalar RSBH uygulanan ineklerden elde edilen sütün düşük kaliteli ve protein içeriğinin doğal süte oranla az olduğunu göstermektedir. Bu sütler daha fazla bakteri içerdiği için daha çabuk bozulmaktadır. RSBH uygulanan ineklerde meme enfeksiyonları, yumurtalıklarda kist gelişimi, rahim ve sindirim sistemi ile ilgili bozukluklar daha sık görülmektedir. Bununla bağlantılı olarak hayvanlarda gebelik oranı düşüyor, antibiyotik kullanma sıklığı arttırmaktadır.

    GDO' ların yarattığı en büyük tehlikelerden biri de gen çeşitliliğinin yok olmasıyla birlikte insanları tek tip gıda almak zorunda bırakmaktadır. Tek tip gıdalar, insanların sağlıklı ve dengeli beslenmelerini engelleyen en önemli etkenler arasındadır. Bu durumda tek tip gıdaya mahkum edilen yoksullar sağlığını yitiriyor, maddi imkanı olanlar da gıda takviye malzemeleri ve tedavi yöntem ve ilaçlarına büyük miktarda paralar harcamak zorunda kalmaktadırlar. Genetik yapısı değiştirilen ürünlerin ekonomik olarak getirdiği en büyük sakıncalardan biri bu ürünlerin patent hakkının tüm dünyada birkaç çok uluslu şirketin elinde olmasıdır. Bu çalışmaları yapan şirketler en büyük kazançlarını patent bedeli tahsil ederek sağlıyorlar. Çiftçi, terminatör (yok edici) genlerle kısırlaştırılan tohumları her yıl yeniden almak zorunda kalıyor. Bu da çiftçiyi çok uluslu tohum üreticisi şirketlere bağımlı kılmaktadır.

    Dünya'nın 21 ülkesinde 8.5 milyon çiftçi GDO' lu ürün tarımı yapmaktadır. Küresel ölçekte üretilen bitkiler üzerinde 132 patent bulunmaktadır. (Mısırda 6 , patateste 17, soyada 25, buğdayda 22 patent). GDO' lu ürünlerin %99'unu ABD, Arjantin, Kanada ve Çin üretmektedir. Türkiye, GDO' lu üretimin %90'nından fazlasını oluşturan 4 ana üründe yani pamuk, soya, kanola ve mısırda ithalat yapılmakta ve GDO' lu tohum Türkiye'de yasaklanmış olsa da, bu tip ürünlerin ithalatının kontrolü yok ve girişler sadece beyana dayalı olarak yapılmaktadır. Ayrıca gümrüklerde bu konuda herhangi bir kontrol bulunmamaktadır. Gen aktarılmış ürün yetiştiriciliğinin de yasak olduğu Türkiye'de, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tohumluk İthalat Uygulama Genelgesi'ne göre (1988), yalnızca araştırma ve deneme amaçlı olmak üzere, Bakanlıkça uygun görülen bu tip tohumlukların ithaline mevzuat çerçevesinde izin verilmektedir. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'nın bazı deneme sahalarında kontrollü olarak GDO bitki yetiştiriciliği yapılmaktadır.

    2001 yılında ABD (35.7 milyon ha), Arjantin (11.8 milyon ha), Kanada (3.2 milyon ha) ve Çin (1.5 milyon ha), Dünya transgenik toplam ekim alanının % 99'una sahip olmuştur. Diğer transgenik bitki üreten ülkeler ise başta Güney Afrika ve Avustralya olmak üzere, Meksika, Bulgaristan, Uruguay, Romanya, İspanya, Endonezya, ve Almanya'dır. 2001 yılında Endonezya ilk defa ticari olarak zararlılara dayanıklı (Bt) pamuk üretimine başlamış olup; 2002 yılında ise ticari olarak Hindistan'ın Bt pamuk, ve mevzuat düzenlemelerinin çözümüne bağlı olarak da Brezilya'nın herbisitlere tolerant soya üretimine başladığı tahmin edilmektedir. Öte yandan, 2002 yılında Kolombiya'nın Bt pamuk, Honduras'ın ise Bt mısırı ilk defa ön-ticari olarak ürettikleri rapor edilmektedir. 2002 yılında yine Dünya transgenik toplam ekim alanının % 99'na ABD (39.0 milyon ha; toplam alanın % 66' na), Arjantin (13.5 milyon ha; toplam alanın % 23'ne), Kanada (3.5 milyon ha; toplam alanın % 6'na) ve Çin (2.1 milyon ha; toplam alanın % 4' ne) sahip olmuştur.
    2003 yılında ise Dünya transgenik toplam ekim alanının % 99'una, ABD (42.8 milyon ha; toplam alanın % 63'üne), Arjantin (13.9 milyon ha; toplam alanın % 21'ine), Kanada (4.4 milyon ha; toplam alanın % 6'sına), Brezilya (3 milyon ha; toplam alanın % 4'üne), Çin (2.8 milyon ha; toplam alanın % 4'üne) ve Güney Afrika (0.4 milyon hektar; toplam alanın % 1'ine) olmak üzere 6 ülke sahip olmuştur. Brezilya ve Filipinler ilk defa 2003'te transgenik bitkilerin üretilmesine onay vermiş olup; Hindistan (Bt pamuk), İspanya (Bt mısır), Uruguay, Romanya, Kolombiya ve Honduras da transegenik üretimlerini arttırmışlardır.

    Dünya'da genetiğiyle oynanmış pek çok ürün bulunmaktadır: Mısır, patates, pamuk, domates, pirinç, soya, buğday, kabak, balkabağı, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleri, kolza, kasava, papaya. Bunların dışında çalışmaların devam ettiği ürünler: Muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun, karpuz, kanola,ayçiçeği, yer fıstığı, pirinç, buğday, balkabağı, bazı balık türleri, kasava ve paapya. Ayrıca, bisküvi, kraker, kaplamalı çerez, bebek maması, aşılar, puding, bitkisel yağ, şekerleme, çikolata, gofret, hazır çorba, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvansal gıdalardır.

    Modern biyoteknolojinin biyolojik çeşitlilik, insan sağlığı ve sosyal yapı üzerinde oluşacak olumsuzlukları önceden belirleyerek, gerekli tedbirlerin alınması Biyogüvenlik Sistemini gerektirmektedir. Transgenik organizmaların olası risklerine karşı çevrenin ve biyoçeşitliliğin korunmasını sağlamak üzere, bu konuda bağlayıcı güç taşıyan ilk uluslararası belge olan "Cartagena Biyogüvenlik Protokolü", Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesine ek protokol olarak 29 Ocak 2000 tarihinde kabul edilmiş ve 24 Mayıs 2000 tarihinde imzaya açılmıştır. Söz konusu Protokol ön tedbirlilik prensibine dayanmakta olup, riskleri önceden belirlemeye ve önlem almaya yönelik bir sistemi içermektedir. Genel tedbirler ise her ülkenin ulusal seviyede yapacağı düzenlemelere dayanmaktadır. Özellikle Avrupa Birliği ülkelerinde bu konuda oldukça katı kurallar içeren bir mevzuat uygulanmaktadır.

    Dünya'da Genetik Olarak Değiştirilmiş Bitkilerin Üretimi

    Dünya'da ilk transgenik bitkiler 1985 yılında tarla denemelerine alınmış olmasına rağmen üretimlerine 1996 yılında başlanmıştır .



    2002 yılında Dünya'da transgenik bitkilerin ekim alanı, 2001 yılındakine oranla %12 artarak 58.7 milyon hektara; 2003 yılında ise % 15 artarak 67.7 milyon hektara ulaşmıştır. Böylece transgenik bitkilerin Dünyada toplam ekim alan, 1996-2003 yılları arasındaki sekiz yıllık periyotta yaklaşık 40 kat artmıştır.
    Ticari Amaçlı Üretilen Genetik Olarak Değiştirilmiş Ürünler

    1997-2002 yılları arasında, Dünya'da en fazla ekim alanına sahip 4 adet transgenik bitki sırasıyla, soya, mısır, pamuk, kanola (kolza) olup; patates, bal kabağı ve papaya da çok az ekim alanına sahip olmuştur . 2002 yılında Dünyada yetiştirilen 72 milyon ha soyanın % 51',ini; 34 milyon ha pamuğun % 20',sini; 25 milyon ha kanolanın % 12'sini ve 140 milyon ha mısırın % 9',unu transgenik çeşitleri oluşturmuştur.

    2002 yılında Dünya',da toplam transgenik ekim alanının % 62'sini transgenik soya (36.5 milyon ha.); % 21'ini transgenik mısır (12,4 milyon ha.); % 12'sini transgenik pamuk (6.8 milyon ha.) ve % 5'ini ise transgenik kolza/kanola (3.0 milyon ha.) oluşturmuştur. 2003 yılında ise Dünya'da toplam transgenik ekim alanının % 61'ini transgenik soya (41.4 milyon ha.); % 23'ünü transgenik mısır (15,5 milyon ha.); % 11'ini transgenik pamuk (7.2 milyon ha.) ve % 5'ini ise transgenik kolza/kanola (3.6 milyon ha.) oluşturmuştur.



    Transgenetik Bitkilerde Modifiye Edilen Özellikler

    2002 yılında, üretimi yapılan transgenik bitkilerin % 75' ini yabancı ot ilacına (herbisitlere) dayanıklılık özelliğinde olanlar oluşturmuştur. Zararlılara dayanıklılık özelliğine sahip olanların, toplam transgenik ekim alanındaki oranı 1998'de % 28 iken, 1999' da % 22' ye, 2000'de % 18.8' e ve 2001 yılında ise % 14.8' e düşmüş ve 2002 yılında ise % 17' ye yükselmiştir. Buna karşın, hem yabancı ot ilacına ve hem de zararlılara dayanıklılık özelliğine sahip transgeniklerin oranı 1998' de % 1 (0.3 milyon ha.) iken, 1999 (2.9 milyon ha) ve 2000' de (3.1 milyon ha) % 7' ye, 2001'de (4.2 milyon ha.) ve 2002'de (4.4 milyon ha) ise % 8'e yükselmiştir. Patates, bal kabağı ve papayada virüslere dayanıklılık özelliğine sahip transgeniklerin, toplam üretimdeki payları 1997-2002 yılları arasında % 1'den daha az (0.1 milyon ha'dan az) olmuştur. 2003 yılında ise, üretimi yapılan transgenik bitkilerin % 73' ünü (49.7 milyon hektar) yabancı ot ilacına (herbisitlere) dayanıklılık, % 18' ini (12.2 milyon hektar) zararlılara dayanıklılık, % 8'ini (5.8 milyon hektar) hem yabancı ot ilacına ve hem de zararlılara dayanıklılık özelliğine sahip transgenik bitkiler oluşturmuştur.




    TRANSGENETİK(GDO'LU) ÜRÜNLERİN RİSKLERİ NELERDİR?

    Transgenik ürünler tabiatta yetişen diğer ürünlerden farklı olarak kendi türlerine ait olmayan genleri taşıdıklarından beraberinde bazı önemli sakıncaları de getirmektedir. Transgenik ürünlerin üzerinde risk oluşturma ihtimali bulunan başlıca alanlar şunlardır: insan ve hayvan sağlığı, biyolojik çeşitlilik, çevre ve sosyo-ekonomik yapıdır.

    Uygulanmakta olan mevcut biyoteknolojik yöntemlerle bitkisel ürünlere aktarılan genler bitki, bakteri ve virüs kaynaklıdır. Gen aktarımı veya değişikliğe uğratılması sırasında işaretleyici olarak antibiyotik dayanıklılık genleri (kanamisin ve ampisilin) kullanılmaktadır. Gen aktarımı ile birlikte diğer organizmalardan hastalık ve alerji yapacak özelliklerin taşınması ihtimali transgenik ürünlerin birincil ve ikincil metabolik ürünleri içinde beklenmeyen biyokimyasal ürünler bulunması risklerini ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca, antibiyotik dayanıklılık genlerinin insan yada hayvan bünyesine geçmesi nedeniyle dayanıklılık oluşması, transfer edilen genlerin insan bünyesindeki bakterilerle birleşme ihtimali, virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık genini diğer virüslere transfer etme ihtimali de insan ve hayvan sağlığı için oluşabilecek risklerle ilgili diğer kaynaklardır.

    Canlılara aktarılan yeni özellikler bu canlıların, özellikle bitkilerin, salıverildikleri çevrede bitki sosyolojisinin bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengenin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin doğal evaluasyonlarında sapmalara sebep olabilecektir. Transgenik ürünlerden olabilecek bir gen kaçışı yabani türlerin de aynı özelliğe sahip olmalarına neden olabilir. Bu durumda tabii evaluasyon ve dolaysıyla gen kaynakları geri dönülmesi zor bir tahribatla karşı karşıya kalacaktır. Eğer yabani otlara dayanıklılık geni, transgenik bitkinin yabani türlerine geçer ise, bu türlerle yapılacak mücadelenin zorluğu açıktır. Böyle bir durumda mevcut gen kaynağının tamamen kaybedilmesi dahi söz konusudur. Sahip olduğumuz biyolojik çeşitliliğin korunması açısından, gen kaynakları ülkemizde bulunan türlerin transgenik olanlarının getirilmesinde ve üretilmesinde hassasiyet gösterilmesi gerekmektedir. Ayrıca, yabancı ot ilaçlarına dayanıklı hale getirilmiş transgenik çeşitlerin üretildiği alanlarda bir yıl sonra gelişebilecek kendi gelen bitkiler, o yıl ki diğer bir ürün için yabancı ot durumunda olup, herbisitlerle mücadeleleri de güç olabilecektir.


    Bitki çeşitlerinin teknoloji ürünü çeşitler haline gelmesi geleneksel çiftçilikte ve yerel türlerin kullanımında olumsuz etkilere neden olacağı gibi, tarımda dışa bağımlılık sonucunu da doğuracaktır. Çünkü, transgenik ürünler gelişmiş ülkelerde ve özel sektör tarafından kar amacıyla üretilmektedir. Bu ürünler çoğunlukla açık tozlaşan hibrit türlerdir. Dolayısıyla her yıl tohum yenilenmesi gerekmektedir. Hali hazırda, transgenik ürünlerin tohumları, transgenik olmayanlara göre, değiştirilen özelliğe bağlı olarak %25 ile %100 arasında daha pahalıdır. Yüksek fiyat nedeniyle tohumluk alımını uzun süre devam ettiremeyecek olan küçük çiftçiler bu durumdan zarar göreceklerdir.

    Aktarılan yeni özelliklerden veya kullanılan teknolojide taşıyıcı olan veya değiştirilerek çevreye bırakılan mikro-organizmaların toprak mikro-organizma yapısına etkileri konusunda tereddütler vardır. Eğer geliştirilen mikro-organizmalar ortama hakim olurlarsa, ki böyle bir ihtimal mevcuttur, doğal ortam bozulacaktır. Çevreye ve biyoçeşitliliğe, olabilecek bir diğer etki de, tek yönlü kimyasal uygulanmasından kaynaklanacak olan tek yönlü evaluasyonun teşvik edilmesidir. Böylece ortamda, tek yönlü bir flora ve fauna oluşumu meydana gelecektir. Dolayısıyla, çevrede bir dengesizlik meydana gelebilecektir. Ayrıca, virüslerden alınan genlerin dayanıklılık özelliğini diğer virüslere transfer etmesi durumunda virüs populasyonlarında istenmediği halde dayanıklılık oluşacağından çevre için ayrıca bir risk oluşturmaktadır. Öte yandan, zararlılara dayanıklı Bt'li transgenik çeşitlerin, doğada hedef olmayan diğer faydalı ve zararlı canlılara da (Kral Kelebeği hadisesi gibi) etkileri ihtimal dahilindedir.

    Transgenik bitkilerin üretimi ile tarımsal üretim sistemlerinde de değişiklikler olabilecektir. Transgenik çeşit sahibi firmalarca, özellikle Bt'li çeşitlerde dayanıklılığın idamesinin sağlanabilmesi için, üreticiler tarafından tarlalarının belli bir kısmında transgenik olmayan çeşidin kimyasal mücadele yapılmaksızın yetiştirilmesi (refuge), tohum satışında yapılacak protokol ile sağlanacaktır. Örneğin, ABD'de Bt'li (pembe ve yeşil kurda dayanıklı) pamuk çeşidi üreticileri, ya 100 hektar Bt pamuğa karşılık 25 hektar alanda klasik (transgenik olmayan) pamuk çeşidini -Bt'li olanlar hariç- her hangi bir insektisit uygulamasıyla yetiştirmek; ya da 100 hektar Bt pamuğa karşılık 4 hektar alanda klasik pamuk çeşidini pembe ve yeşil kurda karşı hiçbir insektisit uygulamadan yetiştirmek zorundadır. Avustralya'da ise Bt pamuk üreticileri, ya 100 hektar Bt pamuğa karşılık 50 hektar alanda klasik (transgenik olmayan) pamuk çeşidini pembe ve yeşil kurda karşı her hangi bir insektisit uygulamasıyla yetiştirmek; ya da 100 hektar Bt pamuğa karşılık 10 hektar alanda klasik pamuk çeşidini pembe ve yeşil kurda karşı hiçbir insektisit uygulamadan yetiştirmek zorundadır. Böylece transgenik çeşitlerin verimleri transgenik olmayanlarla aynı olduğu halde, üretim alanının belli bir kısmından (refuge için ayrılan alandan) ürün alınmayacağından, toplam üretim miktarı da o oranda düşük olacaktır. Söz konusu "refuge" uygulamasının yapılmaması halinde transgenik çeşitlerde (hastalık ve zararlılara karşı) dayanıklılığın 5 yıl içinde kırılabileceği tahmin edilmektedir.

    Ülkemizi ilgilendiren bir diğer husus ise, tarımsal ürün ihracatımızda önemli bir pazar durumunda olan Avrupa Birliği ülkelerinin bu konudaki yaklaşımlarıdır. Bu ülkelerdeki tüketiciler henüz bu ürünlerin tüketimine olumlu bakmamaktadırlar. Transgenik ürünlerin tüketiciler tarafından tercihi ve halkın kabulü de olayın bir diğer sosyo-ekonomik boyutu olup; tüketicinin ne yediğini bilmesi ve tercihini ona göre yapabilmesi için bu ürünlerin etiketlendirilmeleri zorunlu tutulmalıdır.
    DÜNYA' DA TRANSGENETİK BİTKİLERE İLİŞKİN MEVZUATIN MEVCUT DURUMU

    Dünya'da mevcut hukuki düzenlemeler, bağlayıcılığı olmayan, kılavuz niteliğindeki ve gönüllü uygulamaya dayalı uluslararası biyogüvenlik düzenlemeleri ile ülke bazında bağlayıcı niteliği olan yasal düzenlemeler olarak ele alınabilir.

    Başlıca uluslararası biyogüvenlik düzenlemeleri şunlardır:
    UNIDO (BM Endüstriyel Kalkınma Organizasyonu) Sekreteryası'nın 1991 Temmuz ayında yayınladığı "Organizmaların Çevreye Salımı Konusunda Gönüllü Talimatı";
    2. FAO (BM Gıda ve Tarım Organizasyonu) tarafından, Bitki Genetik Kaynakları Komisyonu (CPGR)'nun talebi üzerine hazırlatılarak, 1991 Kasım ayında yayınlanan "Bitki Biyoteknolojisi Talimatı";
    Gündem 21 (1992) ve Gündem 21' i hayata geçirme amacını taşıyan Biyoteknolojinin Risklerinin Önlenmesi için Uluslararası Teknik Direktifler;
    Gelişmekte olan ülkelerin, biyogüvenlik kapasitelerini oluşturmalarında kılavuzluk yapmak amacıyla UNEP (BM Çevre Programı) tarafından hazırlanmış olan "Biyogüvenlik Kılavuzu" (1997);
    BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (özellikle 8 ve 19. Maddeler),
    BM Cartegena Biyogüvenlik Protokolü.

    Yukarıda sözü edilen düzenlemelerden son ikisi, uluslararası bağlayıcı özellik taşımaktadır.

    BM Cartagena Biyogüvenlik Protokolü

    Genetik yapısı değiştirilmiş canlıların ve metabolilk ürünlerinin kısa ve uzun vadede ekosistem üzerinde yapabileceği etkiler konusunda duyulan tereddütler, 1992 yılında yapılan Rio Konferansında dikkate alınmış ve bu konferansın bir çıktısı olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde, hem ulusal önlemler almak ve hem de uluslararası bağlayıcılığı olan bir protokolün hazırlanması kararlaştırılmıştır. Cartagena Biyogüvenlik Protokolü 1996 yılında başlayan bir sürecin sonunda 29 Ocak 2000 tarihinde BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesine ek protokol olarak kabul edilmiş ve 24 Mayıs 2000 tarihinde imzaya açılmıştır. Protokol, Temmuz 2002 tarihi itibarıyla aralarında ülkemizin ve Avrupa Birliği üyelerinin de bulunduğu 100 ülke tarafından imzalanmış ve Dünyada 11 Eylül 2003 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir. Ülkemiz tarafından 24 Mayıs 2000 tarihinde imzalanan Cartagena Biyogüvenlik Protokolü, 17.06.2003 tarihinde T.B.M.M.'de görüşülerek 4898 Sayılı Kanun ile kabul edilmiş olup; 24.06.2003 tarih ve 25148 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak 24.01.2004 tarihinde ülkemizde yürürlüğe girmiştir.


    Protokolün amacı; Çevre ve Kalkınma Hakkındaki Rio Deklarasyonu'nun 15 numaralı prensibinde yer alan ön tedbirci yaklaşıma uygun olarak, insan sağlığı üzerindeki riskler göz önünde bulundurularak ve özellikle sınır ötesi hareketler üzerinde odaklanarak, biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan değiştirilmiş canlı organizmaların güvenli nakli, muamelesi ve kullanımı alanında yeterli bir koruma düzeyinin sağlanmasına katkıda bulunmaktadır.
    Dünya'daki Ülkelerin Transgenik Bitkilere İlişkin Mevzuatları

    Bu konuda mevzuatı en kolaylaştırıcı olan ülkeler, ABD, Kanada, Arjantin, Avustralya, ve nispeten Meksika'dır. Avrupa Birliğinin biyogüvenlik konusunda 1990 yılında çıkarttığı kapsamlı bir direktifi bulunmaktadır. Bir önceki grupta verilen ülkelerle karşılaştırıldığında AB'nin mevzuatı oldukça katı kurallar ihtiva etmektedir. Bu nedenle Avrupa'da transgenik ürünlerin üretim ve kullanıma sokulması oldukça yavaş seyretmektedir. Avrupa'da, transgenik ürünlerin üretim ve tüketimine en sıcak bakan ülkeler Fransa, İspanya ve İngiltere' dir. Ancak, bunlardan ilk ikisinde sembolikte olsa üretimler olmasına rağmen İngiltere henüz üretimle ilgili açık bir tavır göstermemektedir. Danimarka, İsveç, Norveç ve Avusturya aşırı kamu oyu baskısı nedeniyle şimdilik herhangi bir üretim faaliyetine sıcak bakmazken, diğer Birlik ülkeleri özellikle İngiltere'nin açık tavrının belirli olmasını beklemektedir. AB'nin yaklaşımının çoğunlukla politik esaslara dayandığı tahmin edilmektedir. Bunun temel nedenleri olarak Birlik içerisinde tarım ürünlerine yüksek oranda sübvansiyon uygulanması ve halihazırda bir çok üründe üretim fazlası bulunması ve Birlik ülkelerinden herhangi birinde geliştirilmiş ve müsaade almış rekabet üstünlüğü olan transgenik bir ürünün bulunmayışı gösterilmektedir. Ancak, Birlik üyesi ülkelerde değişik ürünlerde toplam 1500 civarında alan denemesi kurulduğu bilinmektedir. AB'nin kısa süre içerisinde bu ürünlerin üretimine izin vereceği tahmin edilmektedir. Doğu Avrupa ve Rusya dahil Bağımsız Devletler Topluluğu bu ürünlerin üretimine küçük alanlarda başlamışlardır.

    Transgenetik Bitkilerin Ülkemizdeki Mevcut Durumu

    Türkiye'deki 11 bin bitki türünden alt sınıflandırma birimleriyle birlikte yaklaşık 3700' ü dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmamaktadır. Türkiye biyolojik zenginlik ve endemik (sadece o yörede bulunan) bitki türleri açısından çok zengin olması nedeniyle, tür çeşitliliğini tehdit eden GDO'lar konusunda önlem alınması sadece Türkiye icin değil, dünyanın biyolojik mirasının gelecek nesillere taşınabilmesi açısından hayati bir önem taşımaktadır. Tarımsal biyolojik çeşitlilik açısından Anadolu çok önemlidir çünkü topraklarımız buğday, arpa, yulaf, nohut gibi günümüzde dünya nüfusunun çok büyük bir kısmının gıdası haline gelmiş bir çok ürünün gen merkezidir. Zararlı böceklere karşı dayanıklı olmalarını sağlamak için bazı bitkilere aktarılan toksin (zehir) karakterli genler, o böcekleri yiyerek beslenen yararlı böcek türlerinin de yok olmasına neden olabiliyor. GDO'lu ürünler fazla tarım ilacı kullanılmasına neden olmaktadırlar. Uzmanlar, hastalıklara ve böceklere direnç gösteren genetiği değiştirilmiş bitkilerin diğer bitkilerden daha yüksek bir alerjik potansiyele sahip olabileceğine dikkat çekiyor. Allerjik reaksiyonların sık olmasa da ölümcül alerjik reaksiyona bağlı ölüm riski taşıdığı göz önüne alınırsa olası tehdidin boyutu daha iyi anlaşılabilir. Araştırmalar genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin fareler için toksik etki yarattığını, bağışıklık sisteminde bozukluklar, viral enfeksiyonlar gibi birçok etkileri olduğunu ortaya koymaktadır.

    Ülkemizde genetik yapısı değiştirilmiş (transgenik) bitkiler ile ilgili olarak ilk mevzuat hazırlık çalışmaları Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından 1998 yılı başında başlatılmıştır. Bu çalışmalar sonucunda hazırlanan "Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat" 14.05.1998 tarih ve TGD/TOH-032 sayılı Bakanlık Olur'u ile yürürlüğe girmiş olup; bu talimat hem yurtdışından ithal edilmek istenen yurtdışında geliştirilmiş transgenik çeşitlere ve hem de yurt içinde geliştirilmiş transgenik çeşitlere uygulanacak prosedürleri içermektedir.
    Yürürlükte olan "Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat"a göre, transgenik bitkilerin ithalatı için, önce belli lokasyonlarda Araştırma Enstitülerince alan denemelerine alınmalarına izin verilmektedir. Alan denemelerine alınması için başvuruda bulunulan transgenik çeşitlerde ise olası riskleri minimuma indirmek üzere başlıca şu kriterler aranmaktadır:
    Transgenik bitki çeşidinin veya ona bu özelliği veren gen veya genlerin, geliştirilmiş oldukları ülkede başvuru yılından en az 3 yıl önce tescil edilmiş olması
    Çeşidin başta tescil edildiği ülke olmak üzere, transgenik bitkilerle ilgili mevzuatın uygulanmakta olduğu ülkelerde de ticari olarak üretiliyor olması
    Denenecek transgenik bitkinin insan, hayvan, bitki ve çevre sağlığı yönünden riskler taşımaması
    Türkiye flora ve faunası için potansiyel bir tehlike oluşturmasını engellemek üzere, transgenik bitkinin Türkiye'de yakın akraba ve yabanileri olan türlere ait olmaması

    Cartagena Biyogüvenlik Protokolün uygulanması ve konu ile ilgili ülkemiz diğer ihtiyaçlarının karşılanması için, ülkemizde ihtiyaç duyulan yasal, idari ve teknik yapıyı oluşturmak üzere, ihtiyaçların tespitini amaçlayan ve UNEP-GEF tarafından desteklenen 18 aylık (Eylül 2002- Mart 2004) "Ulusal Biyogüvenlik Çerçevelerinin Geliştirilmesi Projesi", Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü koordinatörlüğünde yürütülmektedir. Bu proje çalışmaları kapsamında ülkemizin ihtiyacı olan "Ulusal Biyogüvenlik Kanun Taslağı" hazırlanmış bulunmaktadır.

    Biyogüvenlik Sistemi Oluşturulması
    Transgenik ürünlerden doğabilecek risklerin azaltılması ve beklenen azami faydanın sağlanması mümkündür. Bu amaçla transgenik ürünlerin üretiminde ve ithalatında öncelikle, bu ürünlerden beklenen azami fayda ile doğabilecek azami riskler kıyaslanmalıdır. Beklenen azami fayda için, transgenik ürünlerin ülkenin gerçekten tarımsal bir sorununa çözüm olup olmadığı ve ülkenin gerçekten bu ürünlere ihtiyacı olup olmadığı sorularına yanıt aranmalıdır. Öte yandan, transgeniklerin üretimlerinden doğabilecek azami riskler saptanarak, bu ürünlerin üretimi ile alınabilecek azami faydaların, ülkede doğabilecek azami risklere değip değmeyeceğine karar verilmelidir. Bütün bunlar yapılırken, tabii ki tüketicinin tercihleri de göz önünde bulundurulmalıdır. Her ne olursa olsun, risk oluşturma ihtimali olan bu ürünlerde RİSK ANALİZİ yapılmalı ve gerekli önlemler alınmalıdır. Böylece bu ürünlerin üretiminde risklerin minimuma indirilmesi ve bazı durumlarda ise ortadan kaldırılması mümkündür.

    Risk analizi başlıca üç aşamadan oluşmaktadır: Risk değerlendirme, risk yönetimi ve risk iletişimi. RİSK DEĞERLENDİRME, modern biyoteknoloji teknikleri uygulamalarının ve modern biyoteknoloji ürünlerinin insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesi sürecini kapsamaktadır. RİSK YÖNETİMİ, belirlenen risklerin meydana gelme olasılığının ortadan kaldırılması ya da meydana gelme durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için gerekli tedbirlerin alınmasıdır. RİSK İLETİŞİMİ ise, risk değerlendirme aşamasında belirlenen risklerin ve risk yönetimi sırasında kontrol altında tutulmaya çalışılan risklerle ilgili alınması gerekli tedbirlerin ilgili tüm mercilere duyurulması ve risk bilgi akışının ilgili taraflar arasında sağlanmasıdır.

    Modern biyoteknolojinin insan sağlığı, sosyal yapı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşacak olumsuzlukları önceden belirleyerek, gerekli tedbirlerin alınması da BİYOGÜVENLİK SİSTEMİNİ gerektirmektedir. Ülkemizde de Biyogüvenlik Sisteminin kurulması için:
    "ULUSAL BİYOGÜVENLİK KOMİTESİ"nin ve bu alanda ihtiyaç duyulacak diğer alt komitelerin (Enstitü Biyogüvenlik Komitesi) kurulması;
    Ulusal Biyogüvenlik Mevzuatlarımızın, Avrupa Birliği'nin ilgili mevzuatları ile uyumlaştırılarak bir an önce yürürlüğe sokulması;
    Cartagena Biyogüvenlik Protokolü'nün gerektirdiği Biyogüvenlik Sisteminin kurulması için gerekli olan alt yapının oluşturulması;
    gerekmektedir.

    SONUÇ

    21. Yüzyılda, altı milyarın üzerine çıkacak Dünya nüfusunun beslenebilmesi için, kıt kaynakların kullanılarak yeterli tarımsal üretim yapmada yegane çözüm olarak "TARIMSAL BİYOTEKNOLOJİ" görülmektedir. Ancak bu alanda, çevremize ve gelecek nesillere etkileri olabilecek risklerin minimuma indirilmesi ve bunun için gerekli önlemlerin alınması göz ardı edilmemelidir.
     
  14. Punsier

    Punsier Öğretiyorum rank8

    Kayıt:
    13 Mart 2007
    Mesajlar:
    795
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Bu ne bicim odevdir bu ne bicim bir okuldur harbiden mufredat baya bi degismis bizim zamanimizda hoca voleybol nedir futbol nedir derdi uc sayfa yazardik bu zamanin gencleri sanki einstain :)
    ben bile arastirirken beynim durdu ALLAH sabir versin boyle bir mufredatmi olur ya
     
  15. BaTTeRST_

    BaTTeRST_ Bilgiliyim rank8

    Kayıt:
    29 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    2.562
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Meslek:
    ceyrancı(öğrenci)
    Şehir:
    Jigsaw frower
    haha :mrgrenn:
    gm olcaz biz :mrgreen:
     
  16. Tweety

    Tweety Old School olduser rank8

    Kayıt:
    24 Mayıs 2007
    Mesajlar:
    3.716
    Beğenilen Mesajlar:
    19
    Ödül Puanları:
    38
    Meslek:
    Chief Operating Officer
    Şehir:
    İzmir, Bornova
    ya abi gör neden site ile ilgilenemediğimizi hmm

    özetlemek isterdim sana ama cok acayip derecede test çözmem lazım Erbakır FL. nin sınıfına düstüm dershanedede onları morartmaya calısıyım

    hmm
     
  17. Dampyre

    Dampyre Buralıyım rank8

    Kayıt:
    9 Nisan 2007
    Mesajlar:
    3.226
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Meslek:
    Öğrenci
    Şehir:
    Neptune..!
    Punsier
    abi sen nesin öyle ya
    her şeyi buluyosun
    süpersin sen extraokk extraokk
     
  18. BeachBoy

    BeachBoy Tanınıyorum rank8

    Kayıt:
    29 Eylül 2007
    Mesajlar:
    338
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    yardımlarınız için sağolun bide bil. çıktısı istemiyolar anca yazdım üzgünüm.. :lol:
     
  19. _CaspeR_

    _CaspeR_ Buralıyım rank8

    Kayıt:
    27 Nisan 2007
    Mesajlar:
    3.887
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    EXtraloob.com !!
    tşk paylaşım için